Olric’in Yancısı

Uğur Murat Leloğlu’na…

Hepimiz aynı kurşunla aynı anda göğsümüzden ve alnımızdan vurulmuştuk. Olay Türkiye’de, yani bir çeşit kuantum diyarında cereyan ediyordu. Oğuz Atay’ın adının geçtiği yerde cümleye “Ben…” diye başlamak mümkün olmuyordu. Turgut’un mekanında “Ben” demek birdenbire Selim’in yancılığına davranan bir soytarıya çeviriyordu herkesi. Oğuz Atay’ın bu teşebbüse bir itirazı olmazdı muhtemelen. Hatta Kemal Tahir’le bir olup “Aferin gençlere, yetişiyorlar…” falan da diyebilirdi. Lakin hiçbirimizde soytarı görülmeyi göze alacak palaz yoktu henüz. Biraz da bunu sezmiş olmaktan topluca sahipleniverdik Oğuz Atay’ın tutunamayanlarını. Onlar bizdik. Ya da biz onlar olmak istiyorduk. Tek tek değil, hep birlikte. Birbirimizden başka tutunacak nesnemiz yokmuş gibi geliyordu. Arasak bulurduk. Hemen aç veya kimsesiz kalacak değildik. Fakat mevzu bu değildi. Tutunmuşlara tutunmaktan utanıyormuşuz meğer. Bünyemizin selim olmayan kısımlarından kurtulmaya çalışıyormuşuz. Yavaş yavaş anlıyorduk.

Bir boşluk vardı. Bizden öncekilerin haber vermediği, bizden sonrakilerin hissetmediği – ola ki akıl erdirenleri vardır – kendi zamanımızda kendimizi içine yuvarlanıvermiş bulduğumuz bir boşluk. Değil yüzümüzü kime çevireceğimizi, yüzümüzü birine çevirmemiz gerektiğini bile bilmiyorduk. Kulağımıza durmadan kendimize benzememiz gerektiğini bağırıyorlardı. Bunu  nasıl yapacağımızı söylemeden elbette. İşin içinde başka bir hesap olduğunu anlayacak ferasetimiz vardı çok şükür. Kanmadık. Aldanmadık. Ama ne yapacağımızı da bilemedik. Elimizde Selim’ini arayan bir Turgut vardı sadece. Hepimiz Turgut olmuş bir Selim arıyorduk.  Selim’in kim olduğunu ve neye benzediğini hiç bilmeden.

Turgut, benliğinin parçalarını bulup birleştirmeye çalışırken cebinde kendisiyle fısıldaşan sihirli bir ayna taşıyordu. Bu ayna dönüş yolunu gösteremiyordu; bir defada anlaşılabilen sözler söyleyemiyordu; ne zaman ortaya çıkıp ne zaman kaybolacağı belli olmuyordu. Bütün bunlar biraz kafa karıştırıcıydı. Fakat nasıl oluyorsa Turgut meyhane kuşatıp kerhane zaptediyor, hükümet kapılarını tutan sfenksleri taşa çeviriyor, yedi başlı evkaf idaresini dize getiriyordu. Bizim aynamız yoktu. Bir aynamız olmadan benliğimizin parçalarını nasıl görecektik? Hadi gördük diyelim, bunları nasıl birleştirecektik de Selim’e benzetecektik?

Her biri aynı Selim’in peşinde onca Turgut’a bir o kadar da Olric gerektiği apaçık ortadaydı. İyi de nereden bulacaktık her birimize birer Olric? Öyle ısmarlayınca adrese teslim gelmiyordu ki meret. Kendi canı çekerse zuhur ediyordu hazret. Bize de öyle oldu. Bir vakit sonra aydık ki meğer biz çoktan birbirimizin Olric’i olmuşuz.

Bundan sonrası karışık hikaye. Belki bir gün bir anlatan, hatta rezilliği göze alıp yazan olur. Şimdilik o hikayeyi yazacak olana bir ipucu vermek isterim. Kendi hesabıma. Başkalarını bu müptezelliğe bulaştırmanın alemi yok. Birbirinin Olric’i olma düşüncesi bile başlıbaşına, insanın kendisini terbiye etmesine yeteceği için burada vereceğim ipucu bu terbiye zaviyesinden değil bunun çok öncesindeki o kendinibilmezlik zaviyesinden olabilir ancak. Selim’le Turgut’un yancısı olmayayım derken Olric’in yancısı oluverdiğimi keşfetmem yıllarımı aldı. Demek ki artık soytarı görülmeyi göze alacak palaz çıkmış. Ya da kendinibilmezliği terbiye gösterecek numaralar öğrenmişim. Şimdilik – o hikaye anlatılana dek – ikisi de uyar.

Olric yancılığı, Turgut’la Selim yancılığından daha emniyetli. Fazla daraltırlarsa “bana sormadı ki, ben öylesine söylemiştim, yapmayaydı, etmeyeydi” diyerek sıvışmak imkanı var. Hem kendi canın isteyince çıkabiliyorsun ya ortalığa, davet halinde çıkmayıp münasebetsiz icabetlerini iki laf oyunuyla süsledin mi dost meclislerinde biri değilse diğerinin yarası sayesinde kayırılıp atlatabilirsin senden hesap sorma teşebbüslerini. Ayna değil misin canım, senin ne kabahatin olabilir, beğenmeyen seni değil kendini beğenmez en fazla!

Ne mi oldu? Olric’in lisanı beni işgal etti. Ve ben bu işgalden pek memnunum. Oğuz Atay Türkçe’yi yeniden kurmuştu. Biz bunu üzerimize alınmıştık. Bizim için yapmıştı. Kemal Tahir okyanusundan habersiz biçareler, maarifin tüm menfi gayretine rağmen bir dil sahibi olabilmiştik. Oğuz Atay bunu maksat etmiş midir? Daha çok, dert etmiş gibi. Olric, bu yeniden kurulan Türkçe’nin gönüllü çığırtkanıydı. Dünyanın gördüğü en içli, en munis, en asi, en muzip, en vefalı cazgır. Oğuz Atay, Olric’i bize hiç çaktırmadan takdim etmişti. Dönüp dönüp bakmak gerekmişti ne ara sahneye girdiydi bu diye. Her seferinde başka bir çatlaktan sızıp Oğuz Atay’ın Türkçesi’ni dört bir yanımıza sokuşturmuştu. Bir bakıverdim ki Olricçe konuşuyorum.

İpucu verecektim değil mi? Verecektiniz efendim, lafı dolandırmadan sonunu getiremediğinizden… Bana bak, sen bana laf mı dokunduruyorsun? Ne dokundurması efendim, dümdüz dürtüyorum, ama zat-ı aliniz lafı düz söyleyemediği gibi düz söylenmiş lafı da pek anlayamadığından… Sus, sus! O ipin ucundaki zokadan haberin olsa yutmaya bu kadar hevesli olmazdın. Yine bir muammayla paçanızı sıyırabileceğinizi sanıyorsanız bilin ki en azından bu zokayı yutmuyorum. Ben gidiyorum Olric, daha gökkafesi havaya uçuracağım, arkamdan ağlayacak olursan başını yutmadığın zokalara yaslarsın artık. Yine bana pansumancı muamelesi yapılıyor, bari izmariti atmadan son fırtı çektireydin. Gidelim Olric, gidelim; gündüz gözüyle gebertecekler bizi burada!

… ve bunun gibi mecrası değiştirile değiştirile nereden doğduğunu unutmuş bu yüzden de nerede öleceğini kestiremeyen kelimeler tek kuruş kira vermeden o gün bu gün oturuyor dilimde. Aralarında bir ev almaya yetecek borç takmışları var. Geçenlerde iki tanesini kıstırdım elektrikli süpürgenin torbasını boşaltırken. Birine bir çay ısmarlatmak mümkün oldu. Öteki öldür allah yakasının kirini vermez olduğundan kendi kendine Rimbaud’nun “Cehennem’de bir Mevsim”ini bölük pörçük mırıldanırken kulak kabartabildim sadece. Beni farkedince sustu tabii hergelenin hodbini.

Bu iki parça, internet daha emekliyorken bir heves gün içinin parçası haline gelen yazışmakonuşmalarımız sırasında kimbilir hangi köşeye saklamayı akıl edebildiğim iki berduş. Telef ettiklerimin hatırası hala canlı. Hazin. Tam bir vefasızlık, yok, ne haddime, kendinibilmezlik timsali. Ne sevgili Uğur Murat’ın Ortu Alga diliyle misillemeleri ve Bilig Tenüz’ün henüz günyüzüne çıkmamış parçaları üzerine hermenötikleri geçer bir daha ele ne de sevgili Dengildek’in Fermat problemine taş çıkarır bilmeceleri. Değil o kafiyeleri, o kelimeleri şimdi hafızamdan çağırmaya kalksam mahallenin veletleri arkamdan teneke çalar.

Yine lafı uzattınız efendim. Sen git kenarda uza! İlle bir laf etmek zorundasın. Vazgeç şu benim fazlalıkları kırpıp kendine bayramlık dikmekten. Saklayaydın kendine iki kuruş, fukaralıkla çalım satmaya utanmıyor musun? Bilakis, lakin sınıf mı atlıyorsunuz acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Allah korusun, şakası bile yakışmıyor o kopasıca diline, sırf beni üzmek için söylüyorsun bunu. Gördünüz mü, beni kapris erbabıyla karıştırıyorsunuz, demek ki bu sınıfla temasınız ahbaplıktan ileriye geçmiş. Olric, hadi ben zırvalıyorum, sen de gizli gizli benim paçama tutunup sınıf atlamak için bu fikirleri inceden işliyor olmayasın? Hah, paranoya da başladı, siz yakında terapiste falan da gidersiniz. Höst, yok artık, ha, birlikte gidersek olur belki. Yoksa tek tek seni de beni de sade suda eritirler oralarda.

Burada keselim. Önce çaycıdan sonra da Rimbaud’cudan çarptığım mangırları sessizce üleşelim. Zannedilmesin ki bunları buraya olduğu gibi koyuyorum. Elini yüzünü biraz düzeltip ele güne çıkaracak hale getirmek icap etti tabii. Yine de berduşlukları, halden anlayan gözlerden kaçmayacaktır. Bu bana da yeter, Olric’e de. Değil mi Olric?

Çaycı’nın duvarından (askıya çıktığı sıra hesap defterinin sayfalarından kopyalayabildiğim kadarıyla):

Meydanı hızla geçip Fransız’ın köşesine attım kendimi. Bu rüzgarı biraz daha yersem sonum belli. Güneşe aldanıp paltoyu bıraktım ya hava Poyraz’a kesmek zorunda. Cadde’den içeri mi dalsam, Firuzağa’nın yolunu mu tutsam? Yoksa eve mi dönsem? Yok yok, daha erken, kapıda pişti olmayalım. Anasıyla pişti olan kızıyla papaz olur demiş atalar. Ne yapsam? Bir gazete aldım. Elim silahsız kalmasın. Bir de çay istedim karşı köşedeki ocaktan. Belki azıcık aklım başıma gelir. Avarelik zor zanaat! Simitçi yan gözle kesti ama pas vermedim. Başımla “iyi böyle” dedim. Çayı alıp kenara siperlendim. Bir sigara yaktım. Rüzgârlı havada sigaranın tadı çekilmez ama adetimizi bozmayalım.

İnce yüzlü, dudakları dolgun bir kız geçiyor neredeyse çarparak. Pek güzel. Bir adım geri çekiliyorum. Halt ediyorsunuz. N’apayım, peşinden mi gideyim? İncileriniz mi dökülür? Yahu senin peşine bir alay adam dökülse iyi mi? Ben bu kızın ardında yek bir nefer bile göremiyorum. Bırak da şu çayımı sigaramı içeyim rahat rahat. Hem her gördüğüm kızın peşine takılırsam eve ekmek kim götürecek. Her gördüğünüze takılmayıveriniz efendim; böyle narini pek nadide bulunur; zat-ı âliniz benden iyi bilirler. Havamda değilim, pardesüm buruşuk, yüzüm tıraşlı. Fena mı, gayet serin görünüyorsunuz, haberiniz yok, böyleleri sizin gibi esrarlısını sever. Başlatma esrarına, sen ne zamandır şehir efsaneleri pazarlamacısı oldun, komisyonculuğa falan mı başladın yoksa; içim buz, bilmiyorsun sanki. Bundan ala iç ısıtma mı olur canım efendim. Ulan, hadi diyelim karıyı aparttık, senin malikanene mi kaldıracağız? Orası kolay, belki hanımın bir mevkii mevcuttur. Başımıza ne geldiyese bu mevkii mevcutlardan gelmedi çünkü… Her neyse, her neyse. Meydanda biraz daha oyalanırsam iyice üşüyeceğim. Gel şu kahveye girelim, içimizin ısınacağı yok bari dışımız donmasın.

Caddeden daldım. Binalara çarparak hızı kesilen Poyraz arkadan tehdit savurmaya devam ediyor: “Şimdi kurtuldun elimden ama ben buradayım cicoz, bunun çıkışı da var!” Varsa var. Bu caddenin bir sürü çıkışı var. Ya çıkmasam n’olacak? Kıvrılıversem Tünel’in çatısına ne halt edeceksin? Hem kaç gün sürecek hükmün? Sen dön de kendi kıçına bak; Lodos kulak memene yapışmak üzere. Önümde saçı röfleli bir kız yürüyor. Sırtında ayılı bir çanta. Çantanın kenarında üniversite arması. Kazık kadar üniversite öğrencisinin sırtında oyuncak ayı! Yuh mu desem ayı mı desem? Ayılara zaten ayıp oluyor da benden ne istiyorsunuz? Suzancığım Tekkanat bunun cevabını daha dün vermemiş miydi? “Hepimiz, bir kolunda oyuncak ayı, diğer kolu kesik, acımı mı istersin çocukluğumu mu diyerek aşk dileniyoruz. Acımı alabilirsin istersen ama kolumu iyileştirmeden. Çocukluğumu alabilirsin istersen ama ayımı benden ayırmadan. Çünkü kolumun kanını ayım içiyor. Ve ayım içtikçe kolum kesiğini unutuyor. Kolumu iyileştirmeye kalkarsan ayım seni ısırır. Ayımı benden ayırmaya kalkarsan kolum seni tokatlar. Ama istersen çocukluğumu da alabilirsin acılarımı da. Çünkü ben, kesik kolum ve ayım seni seviyoruz. Ayım senden korkuyor, kolum senden korkuyor, ben de senden korkuyorum. Ayım onu kıracağını, kolum ona tuz basacağını, ben de onları elimden alacağını sanıyoruz. Ama biz seni seviyoruz. Bizi terk etme.”

Suzan Hanım da pek merhametsizmiş. Merhametsizdir; o kadar merhametsizdir ki gerçeğe benzeyen bir acıları olsun diye oyuncak ayıların kollarını koparır! Bu talebe kızımız tamam da az evvelki nazenin dilberin birtarafında ayı falan görmedim ben. Onun ayısı da peşinden seğirtiyordur. Ayısı yoksa bile kolu kesikmiştir. Kolu da kesik değilse sütten ağzı yanmıştır. Herkesin yoğurduna da ben üfleyemem ya! Fena fikir değilmiş bu efendim, serinmiş, siz de hiç az değilmişsiniz. Yürü Olric yürü, çay kesmedi beni, şurdan bir mercimek söyle bana, kalbimiz soğuk diye ciğerimiz de üşümek zorunda mı?

Rimbaud söyleyenin mırıldanmalarından (hiçbir mırıltıyı iyi işitemedim, arada olsa olsa diyerek doldurduğum çok oldu):

Ey ahali hey ahali Şehr-i Stanbul’da yazıyla şahane onbir günü idrak etmiş ve kıt idrakimin dalgın bir anında bağrında balta girmemiş ormanlardaki ağaçtan daha çeşitli çiçek barındıran ve allahın kendisini bunun için yarattığına inanılan işbu bozkır kasabasaına dönmüş bulunuyorum. Huyları arasında nankörlük emaresine tahammülü olmayan eşsiz bünyem Cemal Süreya’nın bu en iyi kalpli üvey anasına bilmemkaçıncı kez ve bir türlü açıklanamayan başka sebeplerle rücu ettiğinden kıskanmalarınızı asgari düzeyde tutabilirseniz ben de bir sonraki Konstantiniyye seferine dek mutedil dalgaboylarında yayın yapmaya azmedeceğim. Nasıl ki Sokrates’in Pan’dan içini güzelleştirmesini dilemesinin ardında hatunları entel mavralarla kafalama niyeti  aranmamalıysa benim Dersaadet’te deruhde ettiğim onbir gün zarfında esas meşguliyetimin Divanyolu üzerindeki çeşmelerin ve Beyazıt Meydanı’nda Sultan Mehmed-i Sani emriyle muhafaza altına alınmış nebatatın envanterini çıkarmak olduğundan öte bir faaliyetin izi de sürülmemelidir. Amma eğer ki birileri kalkıp da bir gece kimselere görünmeden Olric’le buluştuğumuzu, önce Köprüaltı’ndaki meyhaneye sonra da Kuledibi’ndeki kerhaneye gittiğimizi,  Ferahsız Marika kendisini yok dedirtince ısrarlarımızı kısa kesmek isteyen kapıcılarla birbirimize girdiğimizi, neyse ki mekanın eskilerinden ayakçı Sami’nin araya girmesiyle temiz bir sopadan kıl payı kurtulduğumuzu, uğradığımız bu felaketin hatırasını teskin için Galata’dan Cihangir’e yürüyüp Lenger Sokak’ta şimdi burada numara verilmesi münasip olmayan aşı boyalı müstakil evin kapı eşiğine çöküp bir gün evvel Anadoluhisarı bağçelerinden birbirimizin sırtına çıkarak topladığımız yeşil cevizlerin kabuklarını soyup beyazlarını çıkararak ikimiz bir büyük devirdiğimizi, gün ağarıncaya kadar hayattan, aşktan ve ölümden bahsettiğimiz yetmezmiş gibi güneş doğarken Hacı Sadullah Ağa’nın “n’ideyim sahn-ı çemen faslını cananım yok; bir yanımca salınır serv-i hıramanım yok” şarkısını terennüm ettiğimizi, şarkı bitip ayrılık vakti geldiğinde ise tutamayacağını bildiği sözler vermeyi günlük hayatının alelade bir parçası haline getirmeyi başarmış bir halkın rahle-i tedrisatından geçmiş her fert gibi kendime bin kere ahd etmiş olduğum halde Olric’e bir daha ne zaman buluşabileceğimizi sorduğumu, onun ise bana “insan yalnız ekmekle yaşamaz fakat tanrının her bir sözüyle yaşar” dediğini, ve o sırada nedense oradan geçmekte olan pek kılıksız bir pir-i faninin “gidin artık buradan, gidin, yoksa rezil olacaksınız” dediğini, bizim de kalkıp ortadan toz olduğumuzu diyecek olursa herkes bilmelidir ki bu düpedüz yalandır, uydurmadır, düzmecedir.

Ekrem Düzen

Photo credits: “Funny Love” by Tugba Akdag – tugbaakdag.deviantart.com

One comment

  1. Biz sizin kadar şanslı olamadık. Ya da çok şanslıydık da o aralar şanssız olmak prim yapıyordu. Biz yüzümüzü birine çevirmemiz gerektiğini biliyorduk lakin yüz çevirecek insanların bu memlekette yaşamadığı söylenmişti bize, ecnebi memleketlerdeydi onlar, başka bir dil konuşuyordu onlar. Bize onların dilini verdiler, kurtuluşunuz bu dilde dediler, biz de Cormier’nin çikolata savaşları bizi anlatıyor sandık, kendi hikayelerimizi çalakalem o dile çevirmeye çalıştık. O nedenle ki bizim dilimiz başka dile çevrilince mana kazanıyor, o zaman hikaye dile yabancı kalıyor, ecnebiye egzotik gelmenin kariyerini yapıyoruz da nece olduğumuzu bir türlü anlayamıyoruz. Biz sizin yanınızda da biraz egzotik kaldık, ha yine tutunamadık, ordan sevişiyoruz…

    Beğen

Yorumlayınız:

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: