uygarlık kodları

Benvenuto Cellini-Medusa

Benvenuto Cellini-Medusa

Will Durant, History of Civilization Will Durant, Uygarlık Tarihi
A certain tension between religion and society marks the highest stages of every civilization. Religion begins by offering magical aid to harassed and bewildered men; it culminates by giving to a people that unity of morals and belief which seems so favorable to statesmanship and art; it ends by fighting suicidally in the lost cause of the past. For as knowledge grows or alters continually, it clashes with mythology and theology, which change with geological leisureliness. Priestly control of arts and letters is then felt as a galling shackle or hateful barrier, and intellectual history takes on the character of a “conflict between science and religion” Institutions which were at first in the hands of the clergy, like law and punishment, education and morals, marriage and divorce, tend to escape from ecclesiastical control and become secular, perhaps profane. The intellectual classes abandon the ancient theology and – after some hesitation – the moral code allied with it; literature and philosophy become anticlerical. The movement of liberation rises to an exuberant worship of reason, and falls to a paralyzing disillusionment with every dogma and every idea. Conduct, deprived of its religious supports, deteriorates into epicurean chaos; and life itself, shorn of consoling faith, becomes a burden alike, to conscious poverty and to weary wealth. In the end, a society and its religion tend to fall together, like body and soul, in a harmonious death. Meanwhile, among the oppressed, another myth arises, gives new form to human hope, new courage to human effort, and after centuries of chaos builds another civilization. Din ve toplum arasında belirli bir gerilim her uygarlığın yüksek aşamalarının işaretidir. Din, yılmış ve afallamış insana sihirli bir imdat bahşederek başlar; siyaset ve sanat için elverişli değer ve inanç birliği kurarak şahikasına ulaşır; geçmişin kaybedilmiş davası uğruna intihar edercesine savaşarak son bulur. Zira, sürekli artan veya farklılaşan bilgi, jeolojik rehavetle değişen mitoloji ve teolojiyle çarpışır. Bu durumda, sanat ve edebiyatın ruhbani kontrolü, incitici bir köstek veya menfur bir tıkaç olarak hissedilir, ve entelektüel tarih “bilim ve din arasındaki çatışma” karakterine bürünür. Bir zamanlar ruhbanın elinde bulunan kanun ve ceza, eğitim ve değerler, evlilik ve boşanma gibi kurumlar diyanetin kontrolünden kaçıp dünyevi hatta dinsiz olmaya meyleder. Entelektüel sınıflar kadim teolojiyi ve – bir tereddütten sonra – onunla ilintili değer kodlarını terk eder; edebiyat ve felsefe ruhban-karşıtı olur. Özgürlük hareketinin coşkusu akla tapınma noktasına tırmanır ve her dogma ve her ideadan göz kamaştırıcı bir aydınlanmaya düşer. Dinsel desteklerinden mahrum kalan davranımlar kötüleyerek Epiküryen bir kaos halini alır; ve inancı teselli etmekten kopmuş yaşamın kendisi, inanç gibi bir yük haline gelir, bilinçli yoksulluğa da bıkkın zenginliğe de. Sonunda, o toplum ve ve o toplumun dini, ruh ve beden gibi, ahenkli bir ölüme doğru, birlikte düşmeye başlar. Bu sırada, mazlumlar arasında, yeni bir mit doğar, insan umuduna yeni bir şekil verir, insan uğraşına yeni bir cesaret katar, ve yüzyıllar süren kaostan sonra yeni bir uygarlık inşa eder.
Herman Hesse, Steppenwolf Herman Hesse, Bozkırkurdu
“… Those so-called horrors of the Middle-Ages were really nonexistent. A man of the Middle- Ages would detest the whole mode of our present-day life as something far more than horrible, far more than barbarous. Every age, every culture, every custom and tradition has its own character, its own weakness its own strength, its beauties and ugliness, accepts certain sufferings as matters of course, puts up patiently with certain evils. Human life is reduced to real suffering, to hell, only when two ages, two cultures and religions overlap. A man of the classical age who had to live in medieval times would suffocate miserably just as a savage does in the midst of our civilization. Now, there are times when a whole generation is caught in this way between two ages, two modes of life, with the consequence that it loses all power to understand itself and has no standard, no security, and no simple acquiescence. Naturally, everyone does not feel this equally strongly. A nature such as Nietzsche’s had to suffer our present ills more than a generation in advance. What he had to go through alone and misunderstood, thousands suffer today.” “… Orta Çağlar’ın dehşeti denen şey aslında hiç var olmadı. Orta Çağlar’dan bir kişi günümüz yaşamını korkunç olmaktan, barbarca olmaktan çok daha beter bulur, kahrederdi. Her çağ, her kültür, her gelenek ve göreneğin kendi karakteri, kendi zayıflık ve kuvveti, kendi güzellik ve çirkinliği vardır; bazı zahmetleri öylece kabul eder, bazı eziyetlere sabırla katlanır. İnsan hayatı sadece iki çağ, iki kültür ve iki din üst üste geldiğinde gerçek acıya, cehenneme döner. Klasik çağdan bir kişi orta çağlarda yaşamak zorunda kalsaydı, bir ilkel bizim uygarlığımızda nasıl boğulursa öyle perişan olurdu. İmdi, bazen bütün bir kuşağın iki çağ, iki yaşam biçimi arasına sıkıştığı zamanlar olur, işte buna yakalanan bir kuşak kendini anlama kabiliyetini tamamen kaybeder ve hiçbir ölçüsü, hiçbir güveni kalmaz, en basit uzlaşmaları bile sağlayamaz. Tabii ki bunu herkes aynı şiddette hissetmez. Nietzsche gibi bir yaradılış bizim bugünkü illetlerimizi bir kuşaktan da önce dert etmişti. Onun tek başına ve anlaşılmadan katlandığı azabı bugün binlercesi çekmektedir.”
Muhammed Iqbal Muhammed Ikbal
Thou didst create night and I made the lamp
Thou didst create clay and I made the cup
Thou didst create the deserts, mountains, and forests
I produced the orchards, gardens, and groves
It is I who turn stone into a minor
And it is I who turn poison into an antidote.
Sen geceyi yarattın ve ben feneri yaptım,
Sen toprağı yarattın ve ben çömleği yaptım,
Sen çölleri, dağları, ve ormanları yarattın,
Ben bağları, bahçeleri, ve bostanları çıkarttım;
Taşı aynaya döndüren ben oldum,
Ben oldum zehri panzehire çeviren.
Mary Woolstonecraft Shelley, Frankenstein Mary Woolstonecraft Shelley, Frankenştayn
Everything must have a beginning … and that beginning must be linked to something that went before. The Hindus give the world an elephant to support it, but they make the elephant stand upon a tortoise. Invention, it must be humbly admitted, does not consist in creating out of void, but out of chaos; the materials must, in the first place, be afforded: it can give form to dark, shapeless substances but cannot bring into being the substance itself. In all matters of discovery and invention, even of those that appertain to the imagination, we are continually reminded of the story of Columbus and his egg. Invention consists in the capacity of seizing on the capabilities of a subject and in the power of moulding and fashioning ideas suggested to it. Her şeyin bir başlangıcı olmalıdır … ve bu başlangıç daha önce var olan başka bir şeyle ilmeklenmelidir. Hindular dünyayı bir fil vererek ayakta tuttular, fakat fili de bir kaplumbağanın üstüne yerleştirdiler. Tevazuyla kabul etmeli ki varediş hiçlikten yaratmak değildir, varediş ancak kaostan varetmek olabilir; yaratmak için [gereken] malzeme önceden temin edilmiş olmalıdır; varediş karanlık, şekilsiz cevherlere biçim verebilir ama cevherin kendisini meydana getiremez. Tüm keşif ve varediş edimlerinde, hayal etmeye dayalı olanlar dahil , sürekli olarak Kolomb’un yumurtası meselini hatırlamalıyız. Varediş, bir nesnenin kabiliyetlerini kavrayıp yakalama ve sezdirdiği fikirleri biçimlendirip düzenleme edimidir.
Mikhail Bakunin, Man, Society, and Freedom (1871); as translated by Sam Dolgoff in Bakunin on Anarchy (1971) Mikhail Bakunin, İnsan,Toplum,ve Özgürlük (1871); Sam Dolgoff (Çev.), Bakunin’in Anarşi üzerine Düşünceleri  (1971)
Man becomes conscious of himself and his humanity only in society and only by the collective action of the whole society. He frees himself from the yoke of external nature only by collective and social labor, which alone can transform the earth into an abode favorable to the development of humanity. Without such material emancipation the intellectual and moral emancipation of the individual is impossible. He can emancipate himself from the yoke of his own nature, i.e. subordinate his instincts and the movements of his body to the conscious direction of his mind, the development of which is fostered only by education and training. But education and training are preeminently and exclusively social … hence the isolated individual cannot possibly become conscious of his freedom.
To be free … means to be acknowledged and treated as such by all his fellowmen. The liberty of every individual is only the reflection of his own humanity, or his human right through the conscience of all free men, his brothers and his equals.
I can feel free only in the presence of and in relationship with other men. In the presence of an inferior species of animal I am neither free nor a man, because this animal is incapable of conceiving and consequently recognizing my humanity. I am not myself free or human until or unless I recognize the freedom and humanity of all my fellowmen.
Only in respecting their human character do I respect my own. …
I am truly free only when all human beings, men and women, are equally free. The freedom of other men, far from negating or limiting my freedom, is, on the contrary, its necessary premise and confirmation.
İnsan, ancak toplum içinde ve tüm toplumun kolektif eylemiyle bir öz benlik ve insanlık bilinci edinebilir. Yalnızca kolektif ve toplumsal emekle kendisini dışsal doğanın boyunduruğundan kurtarabilir; tek başına bu, yeryüzünü insanlığın gelişeceği bir meskene dönüştürmeye yeter. Böylesi maddi bir özgürleşme olmaksızın bireyin zihinsel ve ahlaki özgürleşmesi olanaksızdır. Birey, kendini, doğasının boyunduruğundan kurtararak, içgüdülerini ve bedeninin devinimlerini aklının bilinçli yönetimine tabi kılarak, özgürleştirebilir; ve bu gelişim ancak eğitim ve eğitsel alıştırmayla sağlanabilir. Eğitim ve eğitsel alıştırma, en üst derecede ve mutlak şekilde toplumsaldır… bu nedenle, tek başına kalmış birey özgürlüğünün bilincine erişemez.
Özgür olmak… kişinin diğer tüm kişiler tarafından özgürlüğünün tanınması ve kendisine bu hale göre davranılması demektir. Her bireyin özgürlüğü kişinin kendi insanlığının yansımasıdır, tıpkı kendi insanlık hakkının tüm özgür insanların vicdanından gelmesi gibi, kardeşler ve eşitler olarak.
Kendimi sadece diğer insanların varlığında ve diğer insanlarla ilişki içinde özgür hissedebilirim. Diğer hayvan türleri önünde ne özgürüm ne de bir insanım, çünkü hayvanlar benim insanlığımı algılayabilecek ve dolayısıyla tanıyabilecek donanıma sahip değil. Ben, diğer insanların özgürlüğünü ve insanlığını tanımadığım sürece, ne özgürüm ne de insan.
Yalnızca diğerlerinin insan özelliklerine saygılı olursam kendime saygım olur…
Ancak ve ancak tüm insanlar, kadın ve erkek, eşitçe özgür olduklarında ben gerçekten özgür olurum. Diğer insanların özgürlüğü, yok etme veya sınırlama değil, tam tersine, benim özgürlüğümün temel dayanağı ve doğrulanışıdır.
Kahlil Gibran, On Children Halil Cibran, Çocuklar Hakkında
Your children are not your children.
They are the sons and daughters of Life’s longing for itself.
They come through you but not from you,
and though they are with you yet they belong not to you.You may give them your love but not your thoughts,
For they have their own thoughts.
You may house their bodies but not their souls,
For their souls dwell in the house of tomorrow,
which you cannot visit, not even in your dreams.
You may strive to be like them,
but seek not to make them like you.
For life goes not backward nor tarries with yesterday.You are the bows from which your children as living arrows are sent forth.
The archer sees the mark upon the path of the infinite, and He bends you with His might
that His arrows may go swift and far.
Let our bending in the archer’s hand be for gladness;
For even as He loves the arrow that flies,
so He loves also the bow that is stable.
Çocuklarınız sizin çocuklarınız değildir.
Onlar Hayat’ın kendini arayışının oğulları ve kızlarıdır.
Sizinle gelirler ama sizden gelmezler,
ve yanınızda olsalar da size ait değildirler. Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil,
Çünkü onların kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini hanenizde tutabilirsiniz, ruhlarını değil,
Çünkü ruhları yarının evinde oturmaktadır;
rüyalarınızda bile gidip ziyaret edemezsiniz.
Onlara benzemeye uğraşabilirsiniz,
ama onları size benzetmeye yeltenemezsiniz.
Çünkü hayat ne geriye gider ne de dünde oyalanır. Siz çocuklarınızın yaşayan oklar halinde sizden fırlatıldığı yaylarsınız.
Okçu, sonsuzluk çizgisindeki hedefi görür,
ve sizi var gücüyle gerer
ki okları hızlıca uzağa gidebilsin.
Okçu’nun elinde eğilmemiz sevinçli olsun;
Zira Okçu, uçup giden oku sevdiği kadar
durup kalan yayı da sever.
Umberto Eco, The Name of the Rose Umberto Eco, Gülün Adı
William of Baskerville: My venerable brother, there are many books that speak of comedy. Why does this one fill you with such fear?

Jorge de Burgos: Because it’s by Aristotle.

William of Baskerville: [Chasing after Jorge who runs with the Second Book of Poetics by Aristotle intending to destroy it] But what is so alarming about laughter?

Jorge de Burgos: Laughter kills fear, and without fear there can be no faith because without fear of the Devil, there is no more need of God.

William of Baskerville: But you will not eliminate laughter by eliminating that book.

Jorge de Burgos: No, to be sure, laughter will remain the common man’s recreation. But what will happen if, because of this book, learned men were to pronounce it permissible to laugh at everything? Can we laugh at God? The world would relapse into chaos! Therefore, I seal that which was not to be said. [he eats the poisoned pages of the book]

Jorge de Burgos: In the tomb I become. [he tosses the book at the candle, which ignites a fire that destroys all the books in the abbey tower]

Baskervilli Vilyam: Benim muhterem biraderim, komediden bahseden çok kitap var. Niçin bu seni böylesi bir korkuyla dolduruyor?

Burgosların Horge: Çünkü bu Aristo’nun kitabı.

Baskervilli Vilyam: [İmha etme maksadıyla Aristo’nun Poetika eserinin İkinci Kitabı’yla kaçmakta olan Horge’nin ardından seğirterek] Fakat nedir bu telaş, gülmekten böyle ürkmek?

Burgosların Horge: Gülme korkuyu öldürür, ve korku olmazsa iman da olmaz, çünkü Şeytan korkusu yoksa Tanrı’ya da ihtiyaç kalmaz.

Baskervilli Vilyam: İyi de bu kitabı yok ederek gülmeyi yok edemezsin ki.

Burgosların Horge: Hayır, tabii ki, gülme sıradan insanın eğlencesi olarak kalacaktır. Ama okumuş-öğrenmiş insanlar bu kitap yüzünden her şeye gülmeye cevaz verip meşrudur derlerse olacak? Tanrı’ya gülebilir miyiz? Dünya kargaşaya düşer! O yüzden ben de söylenmemesi gerekeni saklayıp mühürlüyorum. [kitabın zehirli sayfalarını yer]

Burgosların Horge: Kendimi ona mezar ederek. [kitabı şamdana doğru atar, başrahip kulesindeki bütün kitapları yok edecek bir yangın başlar]

Earth from Saturn by Cassini

Earth from Saturn by Cassini

Yorumlayınız:

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s