Kemalistler Nasıl Kenanist Oldu?

Yaşamadığın tarihi nasıl hatırlarsın?

12 Eylül alaturka faşizmi, Atatürk’ü kurucu lider olmaktan çıkarıp bir merasim kostümüne dönüştürerek yok etti. Darbe, bir daha kapanmamak kastıyla açtığı delilik kuyularının en derinine ikonlaştırılmış bir Atatürk gömdü. Belgeli ispatlı tarihsel olaylardan başlayarak dönemin söylem ve yöntemi dahil her olgu ve unsur 12 Eylül’ün failleri tarafından değiştirilerek ve zayıflatılarak etkisiz ve anlamsız hale getirildi. İşkence suçlarını gizleme şöyle dursun sırıtarak reklamını yapan bu arsız çete, meydanlarda halkı tehdit ederek kendi çürümüşlüğünü bütün ülkeye bulaştırdı. Bu çöplükte imal edilen şekil Atatürkçülüğü, Cumhuriyet’in tüm değerlerini ve kazanımlarını derinden yaraladı ve Atatürk Türkiyesi fikrini kapanmış bir dükkanın kırık tabelasındaki silik yazılardan ibaret bıraktı. İster olumlu ister olumsuz değer atfedelim,  ister yanında ister karşısında olalım, ister pro-Kemalist ister anti-Kemalist açıdan bakalım, bu revizyonun ‘biçimi bozarak içeriği yok etme’ maksatlı bir şekil revizyonu olduğunu saptamadan  ve yarattığı tahribatın boyutlarını ölçmeden ülkemizdeki sosyal dönüşümleri anlamak mümkün değildir.

12 Eylülcüler ele geçirdikleri iktidarla ne yapacaklarını umursamadılar. İktidarı ele geçirmek mümkündü, onlar da mümkün olanı yaptı. Bu hareketin ardında ‘iktidar olmak için iktidar olmak’ dışında bir gaye, insan onuruna yaraşır hiçbir maksat veya motivasyon yoktu. (Uzaktan kumanda ihtimali var ama onu akla getirmek akla getirenin canını çok yakar. O yüzden bunu şimdilik bir kenara bırakalım.)  12 Eylül darbesinin kendini meşru göstermek üzere sarınacağı, altında rahat edebileceği en büyük ve en sağlam örtü Atatürk örtüsüydü. Bu örtünün büyüklüğü de sağlamlığı da ‘kabul edilebilir’ olma özelliğinden geliyordu. ‘Meşru’ ortak payda buydu.  Lakin, 12 Eylülcüler meşruiyet elde etme telaşı içinde o örtüyü öylesine bezediler ki Atatürk allı pullu bir kılık olmak dışında tanınmaz, bilinmez, anlaşılmaz, ve anlatılmaz hale geldi.

Buna en hazin örnek Çanakkale muharebelerinin tarihteki yerinin – özellikle 12 Eylül’den sonra –  sistemli bir çarpıtmayla aktarılmasıdır. Şu anda basit bir anket yapılsa ve Çanakkale muharebelerinin Birinci Dünya Savaşı’na mı yoksa Kurtuluş Savaşı’na mı dahil olduğu sorulsa ülke nüfusunun büyük çoğunluğu buna Kurtuluş Savaşı diye cevap verir. Veya, bir sebeple Birinci Dünya Savaşı sırasında cereyan ettiğini biliyorsa bile Kurtuluş Savaşı’nın da bir parçası, en azından yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş mücadelesinin bir safhası sayar. Hatta Çanakkale muharebelerini Mustafa Kemal sayesinde ‘kazandığımıza’ inanır.

Bu kerte cehalet, cehalet değildir. Burada bir danışıklı dövüş vardır. Ülkemizde tarih öğretimi 12 Eylül’den önce de pek berbattı  ama 12 Eylül’ü izleyen yıllarda iyice leşi çıktığına şahit lazım gelmez. Hiçbir tarih öğretimi – ne denli berbat öğretmenler elinden ne denli berbat bir müfredatla veriliyor olursa olsun – bir ülkenin insanlarını o ülkenin insanları yapan ölüm kalım savaşlarıyla, yöneticilerin çiğ emelleri yüzünden bulaştırıldıkları çıkar savaşlarını birbirine karıştırmak gibi bir kepazelikle sonuçlanmamalıydı. 12 Eylül’ün sebep olduğu bellek yitiminden daha kötü bir şey varsa o da sebep olduğu bu çarpık bellek inşa etme rezaletidir. İnsanın kendisini kendisi yapan bir geçmişi unutması trajedidir. Ama insanın sahip olmadığı bir geçmişi ‘hatırlayarak’ böbürlenmesi zavallılıktır.

Yapmadığın devrimi nasıl sahiplenirsin?

12 Eylül faşizminin bir anayasa hazırlaması, bu anayasayı güya halkoylamasına sunması, yetmezmiş gibi bu oylamayı – tek adayı cuntanın başı olan –- cumhurbaşkanı seçimiyle bir ve aynı oylama haline getirmesi Atatürk Türkiyesi’nin yaşayan bir organizmadan cansız bir gölge oyununa indirgeme gayretinin en açık kanıtıdır. Ne anayasayı yaptıran ne de bu kirli işe alet olmaya rıza verenler cephesinde en küçük bir ciddiyet veya samimiyet işareti yoktur. 12 Eylül anayasası ve bu anayasaya yapışık sözde cumhurbaşkanı seçimi, bu ülkenin halklarıyla, bu halkların tarihiyle dalga geçmiştir.

Daha vahim olan ise özellikle okur-yazar halkın önemli bir bölümünün 12 Eylülcülerle yaptığı gizli ittifaktır. Anayasa ve buna yapışık cumhurbaşkanlığı oylamasının %92 gibi olağanüstü bir oranda kabul oyuyla sonuçlanması hiçbir seçim hilesiyle veya baskıyla açıklanamaz. Çoluk çocuğunu üniversiteye gönderirken “siyasete bulaşma yavrum” demiş her anababanın – hayır oyu vermiş olsa bile – bu ittifakta payı vardır. Öğrenip öğretmek yerine sinip arkadan iş çevirmeyi marifet bilen bir kuşak yarattı 12 Eylül, öğretmenlerle işbirliğine dünden hazır milyonlarca anababa sayesinde.

12 Eylülcülerin “yoksa sen 12 Eylül öncesine mi dönmek istiyorsun” cümlesiyle özetledikleri tehdit teknolojisi, şekil Atatürkçülüğü sayesinde yenilir yutulur hale geldi. Okur-yazar halkımız da bu sepeti koluna takıp yoluna bakmaktan hicap duymadı. Açmaza sokmak bu coğrafyanın yöneticilerinin beşikten öğrendiği bir yöntem, açmaza gelmek de ahalinin gündelik beklentisi. Coğrafyamız halkları kendisini açmaza sokan ‘büyüklerini’ yerinden edip aşağı indirmek konusunda isteksizdir. Bunun yerine açmazın ürününden pay almaya bakar. Bunun da yolu açmazı fiziksel olarak ortadan kaldırmak değil zihinsel olarak dengelemektir. Halkımızın okur-yazar kısmı bu açmazı daha fazla Atatürkçü olarak dengeledi gönül dünyasında. Aksi halde tehdide boyun eğdiğini kabul etmek zorunda kalacaktı. 12 Eylül bu okur-yazar kesimin süper Atatürkçü olmasına fırsat yaratarak sağ eliyle tehdit ettiğini sol eliyle yatıştırmanın yolunu bulmuş oldu. Halkımız yatışmakta beis görmedi, 12 Eylül’ün düzenlediği o muhteşem Atatürkçülük olimpiyatlarına girdi.

Ne oldu da bu ‘tehdit ederken yatıştırma’ politikası bu denli başarılı oldu? Lise bebelerine ödev diye verilse daha iyisini yazacakları saçmasapan bir anayasa ve seçim kılığına sokulmuş bir cumhurbaşkanı dayatmasıyla kendisini meşrulaştırma gayretine soyunmuş 12 Eylül faşizmi, tarihin bir cilvesinden pek kurnazca faydalandı. 1981, Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yıl dönümüydü. 12 Eylülcüler tanrılarından daha büyük bir lütuf dileseler bundan iyisini bulamazlardı.

O yıl, bu yüzüncü yıldönümü adına yapılanların eriştiği cıvıklık boyutlarını tek kelimeyle nitelemek benim döndürebildiğim lisanların hiçbirinde mümkün değil. Utanç dense utançtır, maskaralık dense maskaralıktır, zulüm dense zulümdür… ve bunların hepsidir. Eğitim kurumları başta olmak üzere bütün kamu kuruluşları Atatürk resimleri, fotoğrafları, büstleri, heykelleri, özlü-sözleri ve sair simgeleriyle doldu taştı. Her kamu binası kutlama etkinlikleri adı altında Atatürk ikonlarıyla yeni baştan donatıldı. Sadece binalar değil, bahçeler, avlular, sokaklar, caddeler, havaalanları, bulvarlar, meydanlar, duvarlar, dağlar ve tepeler, parklar ve mesire yerleri, velhasıl bütün yaşam alanları tamamen Atatürk’le boyandı, Atatürk’le sıvandı. Işıklı ışıksız bütün tabelaların üstüne altına yanına illa bir ‘yüzüncü yıl’ ibaresi, illa bir Atatürk silueti konduruldu. Görmemek için kafa çevirmek veya göz kapamak işe yaramadı. Atatürk çalı çırpısından yapılmamış bir kuş yuvası bile bulmak imkansızdı.

Ve neredeyse hiçkimse bütün bunların Atatürk Türkiyesi’nin – küçüklü büyüklü cümle kusurları günahları şimdilik bir yana  – maddi ve manevi unsurlarıyla içini boşaltmak ve giderek yok etmek demek olduğunu yüksek sesle söyleyemedi. Söylemeye kalkışanlar bizzat bu suçu işlemekle suçlandılar ve tabii ki en ağırından cezalandırıldılar. Adalet her zaman yavaş işleyecek değildi ya! 12 Eylül faşizmi, kendi adalet kılıcını bu oyunbozanların boynuna son hızla indirmekte tereddüt etmedi.

Yerinden-yurdundan-canından-malından-onurundan ettiğin komşundan nasıl nefret edersin?

12 Eylül, sonraki kuşakların aklını da gönlünü de bulandıran iki büyük ve yıkıcı miras bıraktı. İkisi de hala her kademe okulda okutulan ‘zorunlu’ dersler. Birincisi, “Atatürk İlke ve Inkılapları,” ikincisi “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi.” Her iki ders de şekil Atatürkçülüğünün ideolojik tamamlayıcıları.

O gün bu gündür bu derslere maruz kalanların – yani herkesin – önündeki tek seçenek ‘nefret etmek’ oldu. Ya Atatürk’ten ya din-ve-ahlaktan veya her ikisinden. Fakat kör talih yine darbeci çeteden yana saf tuttu. Bu derslerin yarattığı tahribat muhtemelen bu cinliği hayata geçirenlerin hayal bile edemeyeceği ölçüde büyük oldu. Yeni kuşaklar – bazıları artık 50’sine geldi, torun tombalak sahibi olanlar da var – bu derslerin isminden cisminden nefret ederken derslerin içeriğini oluşturan malzemeyi bir güzel sindirip içselleştirdiler. Eğer “nefret nefreti doğurur” sözünde bir doğruluk payı varsa işte o yerini buldu. Bir ucundan alt tarafı bir tür angaryadan nefret etmeyi öğrenen kitleler bu angaryanın kendilerine dayatılmasından dayatanları değil de bu derslerin içeriğinde bahsi geçen ve her türlü belanın sebebi olduğu söylenen insanları sorumlu tuttular. Sınavlarda aksini yazmaya kalkışanın – en hafifinden – diplomasını vermeyen bir ‘Milli’ Eğitim Bakanlığı’ndan söz ediyoruz. Yararlı ve zararlı cemiyetler meselesini gündelik hayat şakasına dönüştürerek mevzuyla az çok halleşmeyi becerebilen insanlar iş Yunan’dan, Rum’dan, Yahudi’den, hele hele Ermeni’den nefret etmeye geldi mi kimseye şampiyonluğu kaptırmadı. Kürt’ten nefret etmek zaten ortamlarda bulunmanın giriş kartıydı. Şimdilerde buna bir de Suriyeli sığınmacılardan nefret etme zahmeti eklendi. Daha bunun Avrupası var, Amerikası var, Çini Rusyası İranı Arabistanı İsraili var, saymakla bitmiyor ki… Sırf kavim kabile olsa yine iyi. Kadınlar, feministler, LGBTİler… Ucu yok bucağı yok.  Öyle ya, bizi kendilerinden nefret etmek zorunda bırakan koca bir dünyayla nasıl başa çıkılır? Alayına tek kalemde nefret saçmaktan başka?

12 Eylül ve sonrası kuşaklar – özellikle kendilerini okur-yazar görenler –  hedef oldukları tehditle baş etmenin yolunu bu tehdit mekanizmasının piyasaya sürdüğü Atatürk şekilciliğiyle dengeledi. Atatürk’le ilgisi kopmuş olsa bile Atatürk markalı bir kostümle dolaşırlarsa kendilerine zarar gelmeyeceğine inanmak istediler. Hala buna inanmak isteyenler var. Sonuç, yurtta ve dünyada kendisine benzemeyen her varlığa düşman olma – düşman olamayacak kadar naifse, beğenmeme – dışında marifeti bulunmayan, asıl tehditlerle mücadele etmeyi öğrenmemiş, ve siyasi etki gücünü tamamen kaybetmiş mutsuz ve korkak bir kitle.

Yine de cevaplanması gereken bir soru var: Bu öğretmenler nasıl oldu da böylesine ters etki yaratabilecek bir mekanizmanın üreticileri ve sürdürücüleri oldular? Yine iki parçalı ve yine hazin bir açıklama beliriyor ufukta: Birinci parça çaresizliktir daima. Ne yapsınlardı?.. denebilir. Öğrenciler Atatürk kostümü giymek zorunda bırakıldıysa öğretmenler de bu kostümleri biçmek, dikmek, giydirmek zorunda bırakılmıştı.. denebilir. Öğrencilerin her şeyden ve herkesten yeterince nefret edebilmesi için kendileri nefretin kanlı canlı örneklerini oluşturmak zorundaydı.. denebilir. Ne var ki ikinci parça olmadan birinci parça hala tek başına açıklayıcı olamıyor. İnsan istemez mi hiç değilse kendi çoluğu çocuğu biraz özgüvenli, biraz cesur, biraz bilgili, biraz kabiliyetli, biraz bağımsız olsun!

Bizim öğretmenlerimiz ve anababalarımız çocuklarının özgüvenli, cesur, bilgili, kabiliyetli, hele hele bağımsız olmasını hiç istemedi. Tam aksi olsun diye de çırpındı üstelik. Yoksa nasıl açıklanır zorunlu din dersine karşı yüzbinlerce dava açılmamış olması – elde imkan varken, ve kullanıldığında sonuç alınabiliyorken…

Tehditlerle başa çıkmanın yolu tehdit eden unsuru fiziksel olarak etkisiz hale getirmektir. Bunu yapmaz da hayal aleminde bir iç denge bulmaya çalışırsanız o tehdit eninde sonunda gelir bu hayali dengeyi de paramparça eder. Gerçeğe başvurmaktan öte yol yoktur. Gerekirse arzın merkezine seyahati de göze alarak…

İkinci parça, suçluluk bilincidir. Tehdide boyun eğdiğini bilirsin, tehdide boyun eğmediğini zannetmek uğruna kendini kandırdığını bilirsin, kendini kandırmak uğruna kostümlere, süslere, anaokulu tekerlemelerine sığınmak zorunda kaldığını bilirsin.

Daha fazlasını da: Ermeni’yi kırdığını, Rum’u Yahudi’yi sürdüğünü, Kürd’ü sokağından geçirmediğini bilirsin. Ermeni’nin canına kıydığını, Rum’un Yahudi’nin malına el koyduğunu, Kürd’ün emeğini – küfür ve hakareti hiç esirgemeden – çaldığını bilirsin. Bunları çocuklarına öğretemezsin. Geriye öğretebileceğin tek şey, çizgisiz defterin kenarı cetvelle düzgün çizilmezse ve sayfanın altına çizgili kağıt konulup üstüne mürekkep akıtan ucuz dolmakalemle sağa eğik el yazısıyla andımız yazılmazsa adam olunamayacağıdır. Kadına kadın diyemeyen bir dile mahkum ettiğin çocukların şimdi kötüye kötü diyemiyorlar diye içten içe dövünür ama sesini çıkaramazsın…

Ekrem Düzen

Reklamlar

Yorumlayınız:

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: