Seyir Defteri – Gayrıresmi Jurnal

Haziran 2005, İstanbul

Bi akşam İstiklal’de belamı arıyorum yine. Gencim tabii o zamanlar. Jiletçiler, tinerciler önümden kaçışıyo, o kadar bıçkınım yani. Hem alaturka hem alafranga takılan bi mekana seğirtiyorum. Bizden üç beş kopuk orda demlenip sağa sola bulaşıyomuş. Eksikleri benmişim. Bulunmaz hint kumaşındanım ya… Mekanın sokağına daldım, düz çıkanına değil de yan çıkanına, daha dar bi geçiş var, işte o aradan. Diğerinde illa ki taksicilerle kapışmak gerekiyor, o akşam da kimseye hırlayacak havam yok, kenardan yengeçliyorum. Ora hıncahınç, bura tenha, benden başka bilemedin iki üç kişi daha sokakta. Baş yukarı fakat kimseyle kesişmeden hıldır hıldır yürüyorum. Mekana varınca keseceğim raconları çeviriyorum kafamda. Az ilerde sağda bi bakkal var, hani şu yarı bodrum, yerine göre büfe, tekel, hatta ilk yardım istasyonu olanlardan. Tam bakkalın hizasından geçecekken bakkal abinin de kapı önüne çıkası gelmiş. Yarı bodrum katın iki basamak merdiveninden sokağa hopladı, kollarını iki yana açıp geniş geniş esneyerek huaoğğğhhh diye ünledi. O an ister istemez göz göze geldik. Saçları yakışıklı kırlaşmış, rakı göbekli, tıknaz bir güzel abimiz. Ben tam gözlerimi kaçıracağım, abinin dikizler bana sabitlendi, esnerken iki yana açtığı kollar bir an havada asılı kaldı, yön değiştirdi, aniden iki kolunu birden bana doğru sanki yuhalayacak gibi sallayıp “Sen de benim gibi ihtiyar olasın!” dedi.

Aramızda üç adım var yok. Üç adım dediğin en fazla bir buçuk saniye. Bütün zamanımız o kadar. Ömrümün en az yarısını ahmaklıkla geçirdim ama hiç o anki kadar bomboş ve salak hissetmemiştim kendimi. Tam “n’oluyoz la” diye kabaracakken rabbim halime acıdı da gökten bi feraset indirdi üstüme o zor geçişin o dar anında. Güzel abim bana, bir insanın bir insana dileyebileceği en büyük dileği dilemişti içtenliğin dibine vurarak. Sağ elimi sol böğrüme bastım, gözlerimi yere indirdim, hatta belden de hafif kırıp baş eğdim abiye, hiç gözüne sokmadan bir “Eyvallah” çekerek…

Mart 2001, Ankara

Kızılay’ın ek binalarının birinde bi getir götür işimiz var, Suat başganıma angarya bindirmişler, terslenmeyi kendine yakıştıramamış, elinden bi kaza çıkacak olursa tutayım diye beni yedeğine almış, kapıdan bi’şey bırakıp kaçacaz. Benim biraderin Reno 9 altımızda, birader Istanbul’da, araba bana çalışıyor hesabı, nasıl olsa dakka bile durmayacaz diye dörtlüleri yakıp hafiften kaldırıma atlayarak yarım park yaptım, Suatım hemen zıpladı, ben kontağı kapatana kadar kapıdan içeri girmişti bile. O gelesiye bi cigara yakayım diye ben de arabadan inmeye davrandım. Mart soğuğu var ama hava pırıl pırıl, tam cigaralık.

Kapıyı açıp bacağı dışarı attım derken, kapının iç cebi ne zamandır yuvasından oynak, bi türlü elim varıp yerine sabitleyememişim, iki inişin birinde dizimi çarpıp yerinden çıkarıyorum, her seferinde de kendi üşengeçliğime kalayı basıyorum, biraz da arabayı yamuk parklamanın suçluluğuyla, hiç huyum değildir, herkes yapar ama ben de her yapanın gelmişine geçmişine okurum, fırsat düşerse kavga da ederim, işte o anın telaşıyla,dizimi yine cebe taktım, içinde ne varsa dökülüp saçıldı kaldırıma…

Kızılay binasının güvenlikçi-otoparkçı-bekçisi bi delikanlı kardeşimiz arabayı kaldırıma çıkarttığımızdan beri bizi süzüyor, benim sakarlığımı görünce hemen benle beraber toplamaya girişti, ben külü ufağı toplamaya çalışıyorum, eleman kasetlere odaklanmış, kıymetli mücevher gibi itinayla kaplarını birleştirip eşleştiriyor. Mahcup bir edayla “abi bize düşmez mi bunlardan” yollu mırıldandı, ben ondan mahcup “sana yarar bi’şey çıkar mı ki” diye mızıldandım, bir iki Pink Floyd, Roger Waters falan var, Arizona Dream var, al desem bi türlü, alma desem ayıbın ağababası… derken genç atıldı, “abi burda Neşet var, sen hala bişey çıkar mı ki diyosun” dedi, sesinin o talep etmeden sitemkar olabilen tonundan yerin dibine geçtim ama ne fayda… “yav onun burda olduğunu bilemedim ben, bilsem hiç öyle der miyim” dedim, “yok abi, yanlış anlama yani” dedi, neyse ki beni daha fazla utandırmayıp zamanında geri çekildi, “yok canım, ne yanlış anlayacam” diye vaziyeti toplayıp “başkasına kaptırmak yok ama ha” diyerek kaseti eline toka ettim, helalleştik, “amma yaptın be abi” dedi, “var mı bende bunu kaptıracak göz!”

Aralık 1996, Ankara-Kaş

Ankara’dan çıkmışız, Afyon üstünden Kaş’a gidiyoruz. Yaradan, Küçük Asya bozkırını karla boranla güzelleştirmek dilemiş, biz de iradesine boyun eğmişiz, niye, çünkü Akdeniz’in suları donmuyor, bize hep sıcak o, kış kıyamet demeyip dalacaz, başımız göğe erecek.

Kafam bozuk, psikolocim yamuk, beden yorgun, lakin uyumak namümkün, yolunda gitmeyen bin tane mesele var, cep delik, ince mevzu desen fena halde sallantıda. E madem paran yok ne gidiyon la dalmaya diye sual edilecek olursa ben ekibin şöförü ve malzemecisiyim, dalmaya kalmaya para vermiyorum, bi yediğim içtiğim, onu da yarımşardan beş hallediyorum çakaloz hesabı.

Yol uzun, o sebepten şöför bir değil iki, birinci şöför olacak hırt hep Ankara-Afyon arasını alıyor, yolun gerisini bana kitliyor, alacağı olsun diyeceğim ama hesabı ödemeden çekip gitti pezevenk. Neyse, o da ayrı hikaye. Güya Afyon’a kadar biraz kestirmeye çalışıyorum ki gün ağarırken uykuya mağlup olup arabadaki günahsızları canından etmeyeyim. Bi ara uyandım, ha demek ki dalmışım, etrafa bakındım, Afyon’da her zaman durup mazot aldığımız istasyona gelmiş olmamız lazım diye sayıkladım ama kimse oralı olmadı, araba bembeyaz karanlıkta ilerlemeye devam etti. Ben arkadayım, öne seslenip uyuyanları ayar etmek istemedim, şöförlük eden beyzademiz çoktan bi manita kapmış, raconun birini bitirmeden ikinciyi kesiyor. La havle çekip kabanıma gömüldüm belki biraz daha dalar mıyım diye.

Eli kırılasıca Baldız’ın ensemden dürtmesiyle uyandım. N’oluyo la diye doğrulurken Baldız’a “nere la bura” dedim, “yok bişey, orası kapalıymış, başka yerden mazot alıyoruz şimdi” dedi. Etrafa bakındım, alenen bi alacakaranlık bölgesindeyiz, it bağlasan durmaz, kurt kapsa en yakın köyün iki sene sonra yine haberi olmaz. Ben de sanki Baldız kabahatliymiş gibi “daha boktan bi yer bulamadı mı bu hayvan mazot almaya, bu havada burda pompa açana bir açmayana iki” diye saydırdım. Baldız’ın intikamı feci oldu, “kalk enişteciğim, bak en sevdiğin şey, direksiyona sen geçiyorsun” dedi en masum sırıtışıyla. Benim Baldız’daki masumiyet melekleri kıskandırır, öyle kızamazsın ki direksiyonu fiyonk yapasın gelir.

Aşağı indim, Baldız da omzumdan seğirtti, az kalsın ikimiz de buza kapaklanacaktık, son anda birbirimize tutunup dengeleştik. “Hay tepene kuş pislesin” diye yaygaraya başlamıştı ki bu sefer ben Baldız’ı dürttüm döşünün boşundan, “Baldız la” dedim, “hayvan gibi dürtmesene öküzcüm, ne var, ne istiyon” dedi, “benim gördüğümü sen de görüyon mu” dedim, “ne görecem lan, sen git ebeninkini gör” dedi, “şuna bak la” dedim, “şuna bak!”

Döndü baktı, ağzından “Eneee!” diye sadece bilenin anlayacağı o hayret ile sevinç arası nida patladı kocaman gülüşüyle. Kadirmevlamın Afyonunun girişi mi çıkışı mı belli olmayan o ıssız noktasındaki iki pompalık benzin istasyonunun gaz sobasıyla ısıtılan ofisinin camında büyük harflerle MUTLU NOELLER yazıyor.

Bildiğin eczane pamuğundan, üşenmemiş topak topak birleştirmişler, kavis bile vermişler, yazının etrafını muhtemelen gelin teli ve allık pulu gibi artık ellerine ne denk geldiyse bezemişler.
Baldız’la birbirimize baktık; “rüya mı la bu” dedi, “sabaha anlarız” dedim, “bi morluk sende bi morluk bende olması lazım, ikimizde de yoksa mesele yok, ama sadece birimizde varsa durum vahim…”

Yorumlayınız:

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s