Kabak Tadı

Ulan yine yiyeceksin karıdan zılgıtı. Bu saate kadar elin hırsızıyla uğursuzuyla uğraşmak senin neyine! İnsan gibi kısadan  bitir işini, topla dosyanı, bas git evine. Alemin derdini sen bitireceksin çünkü. Bu çocuk da ne kadar bana benziyor yahu! Benden on yaş küçük olmasa gizliden bir kardeşim daha mı var diye pireleneceğim. Nasıl çözeceğim lan ben bu davayı? Adam hakikaten kazık yememiş olsa bu kadar feryat etmez herhalde. Yok ya, sen hep kazık yiyince feryat ettin çünkü. Attığın kazıklardan sonra ettiğin feryatları nerene sokacaksın? İki insan bu kadar mı aynı şekilde saldırır hayata arkadaş? Bir kıskançlık mı sezdim? Kes, kes. Sana fikrini soran mı oldu! Hiddet yok. Hışmın bu miktarı estetik değil. Estetiğini yerim senin. Bu yağmurda bu cadde bile diz boyu çamur, kim takar hışmın estetiğini, sen onu yağmura söyle. Yok, yağmura laf etme, bir kötü su oluğu yapamayan belediye bu yanda dururken yağmurun günahı ne olabilirmiş. Yavaş ol yavaş, bırak şimdi belediyeyi de park yeri kolla. Geçen sefer sağ kapıyı göçerttin bari sol tarafı kurtar. Arabayı çizdirince sanayide hallediyorsun işi de karının dilinden bir sene düşmüyor mevzu. Ne zor iş arkadaş. Buncacık sokağa sekiz kat inşaat izni veren belediyenin ben var ya.  Daha şehrin iskanını çıkartamıyorsun, su oluğu mu yapabilirmişsin!

-Yine mesainiz uzamış bakıyorum, yoksa mesai değil de Fehmi Baba’nın muhabbeti mi uzadı? Mazeret cepte nasılsa.

Boynuma sarıldı, tek koluyla, öteki elinde hep bir şey olur çünkü, öptü. Bu kadın ne güzel kokuyor allahım.

– İstersen önce bir hoşgeldin deseydin.

Arkasını döndü, mutfağa doğru seğirtirken kıçına şaplağı bastım. Saçını geriye atarak yan gözle güya çaktırmadan süzdü.

– Elin kırılsın… Sen hele bir içeri gir, hoş şeyler söyleyeceğim ben sana.

Ayakkabımı çıkarıp banyoya gittim, soğuk suyla yüzümü yıkadım. Az önce onun yüzünü kuruladıgı havluyla yüzümü kuruladım. Kokladım. İnşallah buna yaparken yakalanmam bir gün. Mutfağa seslendim:

– Nedir, nihayet dayanamayıp bana aşkını mı ilan edeceksin?

– Sen daha üç gün önce devirmedin mi kırkını? Koskoca adamsın, aklın fikrin aşkta meşkte hala. Ömrüm tükendi yolunu gözlemekten.

Mutfak önlüğünü üstüme geçirdim. Su sıçrayınca illet olurum. Buzdolabından domates hıyar çıkarıp salataya giriştim. Bu salata malzemesini de yıkayıp domatesle hıyarın kabuğunu soyana kadar bir tencere yemek yaparsın arkadaş!  

– Fırında ne var?

– Mantarlı fileminyon.

– O ne öyle ya?

– Mantarları böyle minik minik filelerin içine koyuyorsun, minyon lafı da oradan geliyor.

– Fileleri de yiyor muyuz?

– He, bunlar organik file hem.

– Sen dalganı geç. Buldun kekoyu, ye.

– İşine gelince patlıcanı gübresine kadar saymayı biliyorsun, işine gelmeyince keko, oh, lüküs hayat.

– Gübreyi karıştırma şimdi yemek vakti. Hem bir kere ben daha kırkımı devirmedim. Otuz dokuzumu devirdim. Sen geleli de olsa olsa yarım saat olmuştur. Biz sizin yolunuzu her aksam on saat gözlüyoruz, gıkımız çıkıyor mu? Pilav yapayım mı?

Uzanıp boynundan öptüm. Yalandan çekti. Aklımı başımdan alıyor bu koku. 

-Zahmet olur… Hayır efendim, bugün öğleden sonra geldim eve, geldim geleli de dakika sayıyorum.

– Saymayaydınız, bir telefon edeydiniz, ettiniz de gelmedik mi?

– Gelirmiş. Yok çıkınca şuna uğrayacağım, yok geçerken bunu göreceğim, üç kuruş vakit geçmiş elime, onu da senin piç etmeni mi seyredeceğim?

– E hani dakika saymıştın, demek saymamışsın, alem yapmışsın bütün gün.

– Dilenci vapuru gibi sallana sallana allah bilir ne zaman geleceğini bilmeyince…

– Sen beni özledin falan mı kız?

– Yok daha neler, rüyanda görürsün sen onu.

– Ben ona da razıyım, bari rüyamda görebilsem.

– Gözüne dizine dursun, şimdi çarpılıp taşa döneceksin.

Salata malzemesini doğramadan bıraktım. Pilava başladım.  Bu da zor zanaat. Her seferinde başka macera. Her an birşeyler ters gidebilir. En iyisi hiç düşünmeden yapmak. Ne kadar düşünerek yaparsan o kadar tutmaz bu meret. 

– N’oldu da erken gelebildin? Senin müdür bu dakikaları ödetir sana faiziyle.

– Bırak o sünepeyi ya, patron çocuğundan müdür mü olurmuş, yemişim öyle müdürü.

– Şuna bi temiz gireceğim ama…

– Ne o, bir kıskançlık mı sezdim?

– Ben… kıskançlık… o zibidiyi mi… rica ederim, beni layık gördüğünüz lig bu mudur yani!

– Hani “seni ondan bile kıskanırım” hesabı falan…

– Ne o kız, kıskanayım mı istedin?

– Beni kıskanan tonla. İstersen kıskanma!

 – Bel altına doğru yol alıyorsunuz hanımefendi, tehlikelidir oralar.

– Biz bir tehlikesini görmedik. Boş vaatler bunlar. Hem belinin üstünü n’apacağım ki ben senin, aklını mı seveceğim!

– Randevulaşalım, siz karar veriniz hangisini seveceğinize.

– Ben duşa giriyorum.

– Hiç bu kadar çabuk randevu koparamamıştım sizden!

– Çok beklersin. Salatayı bitir. Fırına bakmayı unutma. Pilavın altını kıs. Sonra bana laf edeceksin!

Eliçabuk kadın budur arkadaş. On dakikada mutfağı, beş dakikada duşu bitir sen, sonra bütün işi bana yık. Hızlana hızlana bu kadar hızlanabildim kardeş. Bu hatuna yetişmek imkansız. 

– O değil de sen niye erken geldin, yamuk kelek bi durum mu var?

– İşten çıkardılar.

– Kimi?

– Komşun Fahriye Abla’yı!

– Ne Fahriyesi ne ablası kadın, Orhan Veli’ye mi komşuyuz biz, ne diyorsun sen?

– Beni diyorum beni, işten çıkardılar, kovdular, attılar, sepetlediler…

– …

– Başka eş anlamlı kelime gelmedi aklıma.

– Sinirlenme bebeğim, ben anlamaya çalıyorum sadece.

– Bana bebeğim dersen ben de sana aşkım derim, fena olursun, iki gün kendine gelemezsin. Ne var bunda bu kadar şaşacak?

– Ne yani sen şaşırmadın mı?

– E şaşırdım biraz.

– E ben de şaşırdım işte.

– İyi, ben duşa giriyorum artık. Fırındaki yanarsa ben de seni yakarım ha, artık nerene denk gelirse…

Hoppala, nereden çıktı şimdi bu? Dur ulan pilav suyunu çekmiş. Altını kısmam lazım. Geç kaldım, allah kahretsin. Azıcık su ekleyeyim bari. Lan kavga mavga mı etti bu, şu kıçıkırıkla? Var ya bu sefer kesin kırdım ağzını burnunu. Ukala dümbeleği. Ya ben n’apacağım bu ağzını burnunu kırma hissiyle kalkıp hiçbir halt edemeden yerine oturma halini? Ömrümü eksiltiyorsunuz lan. Tüküreyim medeniyetine de hukukuna da. Hişşş, salatayı yapmadın oğlum. Hadi çabuk hadi. Çok üzülmüş müdür ki? Yok, şimdi üzülmemiştir de sonradan çok üzülecekmiştir. Niye üzülsün oğlum? Koç gibi karı. Ona iş mi yok.? Hem aslında işe mişe ihtiyacı yok ki. Yok lan yok, üzülür. O başka bu başka. Belki de üzülmez lan. Biraz dinlenir falan. Nah dinlenir. İki gün geçmez aha buraya yazıyorum bana sardırır bu. Üzülür, kesin çok üzülür. Hatta çoktan çok üzülmüştür bile. Ne halt edeceğim ben şimdi? 

Duştan çıktı. Taptaze bir koku.

– Ben fırından tepsiyi alıyorum artık, koy şu spatulayı üstüne; pilavın altını açık unutma, hani rakı bardakları daha konmamış masaya, ohoo!  

Sofraya oturduk. Şöyle bir baktım her şeye, tabaktaki yemeği kokladım, başımı kaldırdım, hafifçe yerimden doğrulup öptüm küçücük.  Yemeğin afiyet olabilmesinin kesin şartı bu. Gülümseştik.

– Çok güzel olmuş yavrucuğum, eline sağlık.

– Yalancı, hiç de senin ağzının tadına göre değil bu, hastane yemeği gibi olmuş.

– Yok canım, abartma, gayet güzel olmuş.

– ‘Gayet’ güzel olmuşsa demek ki beğenmediniz beyefendi, beğenmiş olsaydınız “şahane” derdiniz, kimi kandırıyorsun sen, aloo… ben beğendim vallahi, elime sağlık, ama senin pilav… işte o şahane doğrusu.

– Yok canım, pirinç iyi değildi.

– Tabii tabii, kötü olsa hiç senden olur mu, ya tenceredendir ya ateşten.

– Hakikaten diyorum bak, çabucak yumuşuyor bu pirinç, erken kapatayım desen altını, bu sefer de diri kalıyor. O değil de şöyle kaşarlı mantarlı bir şey dururken yine kabağı dayamışsınız bana. Nedir bu sizdeki bana kabak yedirme aşkı? Burada bir mesaj kaygısı var da ben mi çok angutum?

– Bir alamadığın mesaj bu olsa, neyse…

– Belki kabak dışında başka iletişim araçları kullansan, mesela, doğrudan söylesen?

– Kolaydı da ben beceremedim. O mesajlar öyle verilmez, böyle verilir.

– Hiç olmazsa kabak yerine havuç falan kullansan?

– Onun mesajı başka diyoruz yahu, allahallah, hem mesaj vermeye çalış, hem altyazı geç. Sen sadece altyazılarıyla anlayabilir misin bir filmi?

– Filmine göre.

– Ha, ben senin için macera filmi gibiyim, altyazısız bile olur icabında?

– Yandık anam!

– Yanarsın, yakarım.

– …

Güldü. Öyle güzel güldü ki yediğimin ne olduğunu olduğunu unuttum. 

– Kavga falan etmedin değil mi, canını mı sıktılar, şu kıytırık oğlan mı gene?

– Eh, … sayılır.

– Çatlatmadan anlatmayacaksan ben önden bir çatlayayım, sonra sen tadını çıkara çıkara anlat.

– Anlatacak bir şey yok. Anasına ispiyonladı bu sırıtkan beni. Hani geçen şu yeni gelene yardım etmiştim ya. Onu gitmiş anasına anlatmış. Anası da efendim ben bunu nasıl yaparmışım da işte öyle olursa nereden bilecekmiş elemanının işe yarar bir şey olup olmadığını da onu patron diye değil yönetici diye görmeyi öğrenememişiz de bilmem ne. Hanımefendinin yönetim mekanizmasını bozuyormuşum.

– Seni tehdit mi görmüş, bu mu yani?

– Cıvık oğlu ne anlattıysa artık.

– E bu işten kimsenin kârı yok ki.

– Yok.

– O halde?

– İlla akla mantığa uygun bir sebebi olması gerekiyor mu?

– En azından görünüşte lazım bir tane.

– Bildiğin kadınlararası sidik yarışı bu, hiç başka açıklamaya gerek yok.

– İyi de bir tuhaflık var, kadın yekten sana gelmemiş ki, baksana, yılışığın ispiyonuna gelmiş.

– Yani?

– Yanisi, ispiyondan sonrası kadınlararası maç olabilir ama öncesi başka türlü.

– Çatlatmaya misilleme! Düpedüz söylesene adam, lafı dolandırma, aaa!

– O benim asli vazifem! Yahu, diyorum, bu kifayetsiz muhteris alenen sen ona vermedin diye sürmüş seni ordan işte.

– Sen delirdin iyice. Kıskançlık akıl bırakmadı sende. Ayol o oğlancık mı kestirecek beni gözüne. Nerede onda o yürek!

– Niye, olsa verecek misin?

– Olsa, bakarız, o önce elini kuru tutmayı öğrensin benim ona ne vereceğimi hayalleneceğine.

– Eli kuru olsa vereceksin yani?

– He, çünkü sana elin kuru diye veriyorum ya.

– Hadi ya! Başka?

– Bir de benim yaptığım kabak yemeklerini yediğin için.

– Ha, iyi, bu kadar kabağı boşuna yemiyorum yani, ucunda bir randevu olabilir, kabak randevusu.

– Ya, hadi ya, hiç böyle düşünmemiştim, sahiden bu silikcan bu yüzden attırmış olabilir mi beni?

– Başka ne için olacak?

– İyi oldu var ya.

– İyi mi oldu! İyi mi oldu gerçekten!

– Ne o, üzülürüm diye korktun mu sen?

– Ya ne korkması, insan üzülür böyle durumlarda, normal bir şey yani bu.

– Ben üzülsem sen normal der geçer miydin?

– Geçmezdim de normaldir derdim tabii bebeğim.

– Bak, iki etti, aşkım derim sana diyorum!

– Tamam tamam, yani, çok da üzülecek bir şey yok zaten işte.

– Bak ben üzülmedim tamam mı!

– Üzülmedin mi? Vallaha mı? … Niye ki?

– Bana iş mi yok. Elimi sallasam ellisi. Hem öyle hemen yarın bir işe girmek zorunda da değilim. Şımaracak halim yok ama biraz ara vermek istiyordum ne zamandır. Sen de biliyorsun.

– Orası öyle.

– Yan gelip yatarım, biraz kıçımı büyütürüm, fena mı!

– Hop, orada dur, o kısımlarda külahları değişiriz.

– Tamam, kıç aynı kalsın, yan gelip yatma faslına geçelim, sen bakarsın bana üç beş ay, bakmaz mısın?

– Hem eve para getirme hem ye iç, oh, mis, var mı öyle…

– Var, bal gibi var.

– Yok ya, n’aparsın kapının önüne koysam!

– Üzülürüm…

– …

– …

– … şu kabaktan biraz daha versene yahu, şahane olmuş!

Yorumlayınız:

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: