Çevirmenin Sadâkat Beyânı

 

Soren Kierkegaard - Korku ve Titreme - Pharmakon - 2014

Soren Kierkegaard – Korku ve Titreme – Pharmakon – 2014

İşbu beyân, Korku ve Titreme çevirisinin başında yer almaktadır. Burada yer vermekten maksat, kendi başına göreceği işleri görmesine yol açmaktan ibarettir. 1990’da ARA Yayınları tarafından basılan ilk çeviri, Türkçe’deki ilk Kierkegaard çevirisiydi. Aradan geçen uzun yıllar boyunca Korku ve Titreme dahil pek çok Kierkegaard çevrildi. Bu ilk çeviriyi gözden geçirip yeniden basma çabalarımız olduysa da kısmet bugüneymiş. Bu beyânı, ARA Yayınları’ndan çıkan ilk çevirinin başında bulunan tariz izliyor. Bu tarizi, şimdiki ikinci çevirinin sonuna aldık, bu yüzden bu iki kısım arasında bir de kısa bir bağlantı paragrafı bulunuyor. Üçüncü ve son kısımda ise her iki çevirinin arka kapak tanıtım yazıları yer alıyor.

 

Çeviri: N. Ekrem Düzen

Yayıma Hazırlayan: Erkan Uzun
Kapak Tasarımı: Nadir Çakır
Son Okuma: Sarp Erk Ulaş
Dizgi: Erkil Özkıyacı
Gölgelerin Jokeri: Ümit Hüsrev Yolsal
Pharmakon Yayınevi – Ankara – 2014

 

Çevirmenin Sadâkat Beyânı

Sadâkat, çevirmende derhal bulunan bir yaradılış kipidir. Yaradılışı sadâkatle işaretlenmemiş kişi, hangi yaratıcılık bahşedilmiş olursa olsun, bir çevirmen olmaz – bir hamal olur. Çünkü bu yük, ihtimamla taşınmaktan fazlasını talep eder: kalenderce nakl’edilmelidir. Çevirmen, yükün kendisinden talep ettiği gibi eğilip bükülebilmelidir, emaneti teslim edeceği ana dek yükün biçimini alabilmelidir; aksi halde sadece adresi şaşırmış olmaz, olmadığı şeyin kılığına bürünerek kendisini de aldatmış olur.

Yazarın öldüğü yaşa beş yıl takıp kitabı çevirdiği yaşı ikiye katlayan çevirmenin sadâkati de kendisiyle birlikte yaşlanır. Ya da sadâkat, çocukluktan kalma bir kofluktur da büyümeyi bilmeyen acemi bünyenin derme çatma sığınağına dönüşür.

Başkasına sadâkat, bir iltica eylemidir; kişi bütün benliğini bir efendinin lûtfuna bırakır; efendiyi efendi yapan hizmetkârın şu zavallı yanılgısıdır: Efendi, hizmetkârını, olduğu Şey’den olabileceği Şey’e ulaştıracaktır. Oysa bu, tutulması imkânsız bir vaattir. Efendinin eksiğiyle hizmetkârın eksiği birdir. Efendi, bu gerçeği hizmetkârından gizleyerek efendi olmaya devam eder. Efendinin gizleyemediği gerçek ise varoluşun her insana aynı seyrüsefer rüzgârını gönderdiğidir. Hizmetkârın sadâkati, efendinin hizmetkâra mahkûmiyetini hazırlar. Hizmetkârının ulaşmasını engellediği Şey’e, efendi de el uzatamaz. Böylece kimseye hayrı dokunmayan bir sefahat düşkünü olmakla kalmaz, başkalarının ömrünü de boşa harcayan bir alçak olur.

Kişi başkasına sadâkat yoluyla ne olduğu Şey’i anlayabilir ne de olabileceği Şey’e erişebilir. Başkasına sadâkat, bir kişiyi o kişi yapmaktan alıkoyan acele bir hesaptır. Bu hesaptan kişinin eline geçebilecek en büyük pay (eğer talihi yaver gitmiş de iyi kalpli bir efendinin eline düşmüşse) – olabileceği şey olamayacağı için – (yücegönüllü efendinin, hizmetkârının bu fedakârlığına karşılık elinden almadığı) olduğu şeyi de yitirmemek olabilir: kofluğu hiç yüzüne vurulmaz veya tamamen işe yaramaz hale geldiğinde küçük bir emeklilik maaşı bağlanır.

Sadâkat, ancak kişinin kendi arzusuna yönelmiş ise kişi, varoluşun kendisi için hazırladığı o ebedi yuvanın yolunu keşfedebilir. Arzu, en saf haliyle, kişinin olduğu Şey olmaktan çıkıp olabileceği Şey haline yükselme talebidir. Bu talep, kendisinden başka bir zemin, başka bir temel gerektirmez: İnsanın olduğu Şey olarak kalması imkânsızdır, çünkü bu hal eksik bir haldir. Eksiksiz olma tasavvuru olmadan hiçkimse yerinden kımıldamaz, yarın sabah yataktan kalkmak veya biraz sonra bir bardak su içmek için bir sebep bulamaz.

İnsan, kendisinde neyin eksik olduğunu, bu eksiği tamamlamış kişiye rastladığında idrak eder. Bu öyle bir kişidir ki eksiği sadece kendi hesabına değil kendinde-herkesin-hesabına tamamlamıştır. İnsan bu kişiye rastladığında, olduğu Şey’de neyin eksik olduğunu ve ne ile tamamlanarak olabileceği Şey’e ulaşacağını aynı anda kavrar. Arzusu, nesnesine kavuşur. İnsan bu kişiye rastladığında anlar ki kendinde-herkesin-hesabına değil de sadece kendi hesabına tamamlamaya kalkışırsa hiçkimse eksiğini tamamlayamaz. Aldanır. Ya bir hizmetkâr ya bir efendi olarak alçakta kalır.

Çevirmen, eksiği, kendinde-herkesin-hesabına tamamlamış kişinin haberini sadâkatle nakl’etmekten geri duramaz. Bu haber, çevirmeni, olduğu Şey’den söküp çıkartmış, olabileceği Şey’e yaklaştırmıştır. Bu yüzden bir kez yetmezse iki kez nakl’eder. Eksiksiz ölmek arzusuyla, ömrünü boşa harcamamış kişinin bıraktığı izlerden yürür. Bir kez yetmezse iki kez yürür. Başkasına sadâkatle aldandığının kederini, arzusuna sadâkatiyle tamamladığının sevincine çevirir. Yarı yaşının eksiği ne ise şimdi de odur. Yarı yaşının arzusu ne ise şimdi de odur. Yarı yaşının sadâkati ne ise şimdi de odur.

“Ah, öldüğüm zaman – sadece Korku ve Titreme tek başına bana ölümsüz yazar namını vermeye yetecek. İşte o zaman okunacak, ve yine o zaman başka dillere çevrilecek. İnsanlar kitabın ürkütücü eleminden ürperecek. Doğrusu, kitabın yazıldığı günlerde, yazarı olarak tanınan kişinin bir avare kılığına bürünerek dolaştığı ve bir lakayt, bir müstehzi, bir havai gibi göründüğü zamanlarda – hiçkimse [bu eserin] ciddiyetini hakkıyla kavrayamadı. Oysa, ey gafiller, bu kitap asla o günkü kadar ciddi olmadı. Ve yazarın görünüşü, dehşetin en hakiki ifadesiydi. Eğer yazar ciddi görünseydi, dehşet ciddiyetinden yitirirdi. Bir benzerinin ileri sürülmesi, dehşeti mahveden en korkunç şeydir. Neyse ki ben ölünce insanlar beni hayali bir simaya çevirecek, kasvetli bir simaya – işte o zaman bu kitap [gerçekten] dehşet verici olacak.” Journal (X2A 15, krş. İng. Çev. Alexander Dru, No. 965)

* * * * *

Çevirmenin Kierkegaard’a İlk Seslenişi

Çevirmen, Korku ve Titreme’yle karşılaştığı ilk andan itibaren, bu karşılaşmayı tanışıklığa evirmenin bir yolu olarak, kitabı kendi diline çevirmeye başlamıştır. Sonraki aylar boyunca Korku ve Titreme’yle yatıp kalkmıştır. Nihayet çeviriyi tamamladığında, toy günlerinin kör cesaretiyle, kendi cılız bilincine herkesi ortak etme hevesine kapılmıştır. Acemi bir çığırtkan gibi görünmeyi göze alamadığı için, serseriliğini Kierkegaard’la ahbaplık zarfına sığdırarak gizlemeye çalışmıştır. Lâkin bu ucuz numara, kibir zehrini tevazu kabından içmesine engel olamamıştır. Başkalarını kendi arzusunun ziyafetine çağırdığında, Kierkegaard’ın ayartırken yatıştıran üslubunu taklit etmeye kalkışmaktan geri durmamıştır. Çevirmenin sonu, [vielleicht] masaldaki kurbağanın sonuna benzemediyse, bunu da yine Kierkegaard’a borçludur.

* * * * *

Korku ve Titreme’nin ilk Türkçe baskısındaki tariz: ARA Yayınları, 1990

Çeviren’den Kierkegaard’a Misilleme

Korku ve Titreme-ARA

Korku ve Titreme-ARA

Dinleyin! Parmağının ucunda bitmez insan. Ne de par-mağının gösterdiği yerde. Beyninin kıvrımlarında dolaşmayı bilen, işaretlerin hedeflerden uzak olduğunu da bilir. Sözün sadece gerçeği aktarmakla yükümlü bir ulak olduğunu bilen, gördüğünün gösterenden ayrı olduğunu da bilir. Ve bunları bilen, varoluşun her şeyi kapsadığını da bilir. Gören göz ile görülen biçim, varoluşun aynasının sırında birleşir, bakışa dönüşür. O sır ki onda sol sağa, ön sona geçtiği halde kimsenin eli ayağına dolaşmaz; insan gözlerini kapayıp sırın ötesine geçmeye kalkışmadığı sürece. Söz, sadece aktarmakla yükümlüdür; göstermek, görecek olanın yerine görmek, ısrar etmek ve inandırmak zorunda değildir. Görecek olan ve ısrar edecek olan ve inanacak olan insandır. Söylenmemiş sözler yaratılmamış dünyalar olarak kaldığı sürece, söz seslerin boyunduruğunun hasretini çekecektir. Sözün hasretini çektiği sevgili, insandır.

Unutulmuş sözler vardı. Unutulmuş tanrıların gönderdiği, unutulmuş peygamberlerin çağırdığı sözler. İhtişamı anlatan sözler vardı; dehşeti, yılgıyı, korkuyu ve titremeyi anlatan sözler. Hüzünde, kederde, acıda ve tutkuda dinginlik bulmayı uman, umarsız yüreklerden kopup gelen sözler. Hayır, yüreklerden değil, olsa olsa dillerden; söz aktarıcıdır yalnızca.

Binlerce yıldır mabetlerin kubbelerinde asılı duran ve her söylenişinde cemaatin uyuşukluğunu azdıran ve sadece bir kişiyi uykudan mahrum bırakan bir öykü vardı. Bu öykü belki çok kişiye derinden dokundu. Belki çok kişide hayranlık uyandırdı. Ve belki hepsi de samimiydiler. Ama yalnızca bir kişi aynı dehşeti yaşamak, aynı hüzne düşmek ve tekrar aynı sevince kavuşmak istedi. Ve yalnızca bir kişi bu dehşeti, bu hüznü ve bu sevinci anlatmak istedi. Yalnızca bir kişi yüreğinin sözlerine eş olarak bu öyküyü seçti.

Ve söz dallandı ve yapraklandı ve tohumları ilk ağacın ilk tohumlarındandı. Ve söyleyen sözüne dehşetle başladı; hüzünle devam etti; korkuyla ve titremeyle bitirdi. Hep sevinç, hep dinginlik aradı. Tutkuyla söyledi ve tutkusunun alevini dehşetle taze tuttu. Ve kaderini önceden gördü. Anlatılamaz olanı anlatmaya çalıştığını biliyordu. Anlatamayacağını biliyordu. Yalnızca açığından dolaşabileceğini biliyordu. Ama hiç değilse bakışları o yöne, o bulutların ardındaki yokoluş noktasına çevirebilirdi. Hiç değilse kendi gözlerini o zirveye dikebilirdi. Hiç değilse kendisi anlayabilirdi. Ulaşamasa da yaklaşabilirdi. Yaklaşamasa da yönelebilirdi.

Sonuç… saklıdır. Ve onun sonucuna giden yola bak¬mak bile zorlu bir serüvendir. Kendi serüveni zorludan da zorlu olsa gerek.

Ve günün birinde sözler anımsadı; birdenbire değil, yavaş yavaş. Ve anımsayan, sözlerin ardındaki sözleri de anımsamaya çalıştı. Talan edilmiş bir hatıradan kendisine düşen payın kadrini bilmeye çalıştı. Muhteşem olanın ihtişamını anlamaya çalıştı.

Ve unutulmuş bir dünya yeniden dile geldi…

* * * * *

ARA Yayınları’ndan ilk çevirinin arka kapak yazısı:

“Ruhlar aleminde … sonu olmayan ilâhi bir düzen hüküm sürer. Burada yağmur hem haklının hem de haksızın üzerine yağmaz. Burada güneş hem hayır sahibinin hem de günahkârın üzerinde parıldamaz. Burada her şey yerli-yerine oturur. Yalnızca çalışan ekmek kazanır; yalnızca muzdarip olan dinginlik bulur; yalnızca soyunu ruhlar diyarında sürdüren, sevgilisinin imdadına yetişir; yalnızca bıçağı çeken İshak’a kavuşur.”

Pharmakon Yayınevi’nden ikinci çevirinin arka kapak yazısı:

Kierkegaard’ın İbrahim ile İshak’ın öyküsünü diyalektik lirik bir dille yeniden yazdığı Korku ve Titreme‘si, felsefesinin özünü kavramak için biçilmiş kaftan. Kierkegaard’ın düşüncesinin temelini oluşturan, kendi içinde diyalektik bir sıra izleyen üç aşamalı varoluş anlayışını – etik, estetik ve dinsel varoluş aşamalarını – adım adım izleyip özümseyebileceğimiz bir felsefe metni bu. Kierkegaard için inan(ç) insanın mutlaka gerçekleştirmesi gereken bir varoluş ödevidir; çünkü ancak inan(ç) temelinde bireyin tam anlamıyla kendisi olarak yaşayabilmesi olanaklıdır. Böyle bir kendilik, Tanrı’nın ebediyet olarak değerlendireceği bir yaşam yapıtıdır; çünkü en büyük yapıt, kayıtsız şartsız inan(ç) üzerine kurulmuş yaşamdır.

“Şimdi niyetim, imanın ne müthiş bir paradoks olduğu­nun görülmesi için, İbrahim’in öyküsünden, içinde barın­dırdığı diyalektik sonuçları çıkarıp sermek ve bunları ‘meseleler’ biçiminde ifade etmek. Öyle bir paradoks ki bir cinayeti Tanrı’yı memnun kılan kutsal bir eyleme dönüş­türebiliyor. Öyle bir paradoks ki hiçbir düşüncenin kav­rayamayacağı şekilde İshak’ı İbrahim’e geri veriyor. Çünkü imanın başladığı yer, düşünmenin terk ettiği yer­dir.”

Yorumlayınız:

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: