Demokrasi Yemini ve Helalleşme Mukaddimesi

Rene-Magritte-Ceci-n'est-pas-une-pipe

Yemin

Başbakan hellalık verdi, helallık istedi. İstemek vacip ise vermek farzdır. Helal olsun. Gerçi Sayın Başbakan helallığı kendisi gibi kürsüden siyaset yapan ama pek hesaba almadığı rakiplerinden, yanyana gelince kendisi toraman diğerleri kofalak kalan oyun arkadaşlarından istedi amma acep beni de oyuna alırlar mı ki almazlarsa da yenilenin ısmarlayacağı dondurmadan külah dibi payı düşer mi ki hevesiyle kenarda top sektirirken işittiğim bu helallık beyanını üstüme alındım.

Başbakanların ve başbakan adayı siyasi rakiplerin konuşmalarını dinlemek benim için oldum olası kaçırılmaz bir serbest zaman faaliyeti olagelmiştir. Çok eğlendirici ve dinlendirici bir faaliyettir bu. Hele bir de cemaat halinde dinleyecek olursanız bu faaliyet tam bir festivale dönüşebilir. Tabii yorucu da olabilir. Özellikle emanet veya ısmarlama başbakan dönemlerinde, gününe göre gülmekten, beklemekten, veya beddua etmekten yorulduğum olmuştur. Kendisine ve cümle âleme muktedir oyunu oynayan bu ehliyetsiz emanetçiler yüzünden kürsü siyasetine ısınacağım vardıysa da ısınamamışımdır. Yine de siyasetten büsbütün soğumayışımı, sahnenin temaşa değerinin emanetçilere rağmen büsbütün kaybolmayışına borçluyum.

Kısa paçalı bir ilkokul tıfılıyken siyah beyaz tek kanal televizyonun akşam 8’den 11’e kadar iki İstiklal Marşı arası yayın yaptığı yıllarda memleketin en ana yolundan az sapa kalan şehrimize gelen başbakanların veya başbakan adaylarının mitinglerine gidip ayakaltında ezilme pahasına konuşmalarını dinlemeye – dinlemek pek mümkün olmazdı da – duymaya çalışırdım. Merhum pederim bunu bilse pek keyiflenirdi. Bilemedi, çünkü bu mitinglere gitmek için tezgâhtan kaytarıyordum. O suçluluk hissiyle “ben mitinge gidiyorum” desem iznin kıralını koparabileceğimi bilememişim. Bunun yerine “kitap, defter, ders, kurs” gibi pek süfli ve hiçbir zaman inandırıcı olmamış mazeretlerle mevzuyu atlatmaya çalışıyordum. Peder bey yemiyordu tabii, ama n’apsın, yüreği yumuşak bir adamdı. Defter kitapla işim olmadığından değil. Tersine, okulunu, ödevini hiç aksatmayan on numara bir öğrenciydim. Bildiğiniz uslu çocuktum, zahiren. Peder bey bunu bildiği için mevcuda ilave ders kurs bahanelerinin altını üstünü kurcalayıp ne halt ettiğimi anlamaya çalışıyordu. Bense hayatımın o evresinde bizim ilk mektebin kütüphanesinden öteye bir mazeret vizyonu geliştiremeyecek kadar saftım. Ha, benim ilkokulumun kütüphanesi kimsenin uğramadığı ve anahtarı müdürün ceketinin dehlizlerinde bir görünüp bir kaybolan bu yüzden kapısının ne zaman açılıp kapanacağı bellisiz esrarengiz bir bölge değil herkesin gözü önünde adamakıllı müstakil bir binaydı. Kitabın ve çocuğun halinden anlayan dünya tatlısı bir kütüphanecisi ve hatta ödünç kitap kayıt defteri bile vardı. O devrin bir küçük şehrinin bir ilkokulunda çocuğun gidip azarlanmadan kitap okuyabildiği ve ödünç kitap almasının özendirildiği müstakil bir kütüphane eşine rastlanır bir nimet değilmiş meğer. Şimdi saflığımı biraz kapattımsa yine güzide üniversitelerimizin nadide kütüphaneleri sayesindedir.

Sayın Başbakan’ın helallık beyanını, arzusunu, talebini, ricasını haddim olmayarak yemin telakki ediyorum Sebepleri var: Başbakan diyor ki: “Yetmişdört milyonun her bir ferdinin yaşam tarzı, inancı, değerleri bizim üstümüzde mübarek bir emanettir. Bize oy verenin de vermeyenin de yaşam tarzını, inanç ve değerlerini, onurumuz, namusumuz, şerefimiz olarak göreceğimizden hiç kimsenin kuşkusu, şüphesi, tereddüdü olmasın.”

Ben aklımın erdiği günden bu güne dek hiçbir başbakanın ağzından böyle bir söz duymadım. Buna benzer sözler duydumsa da söylenen sözler ile o sözlerin sahipleri arasındaki mesafeler, söze de sözün sahibine de itibar etmeme yetmedi. İlke basittir: İnsan – hele ki bir başbakan – ya verdiği sözleri tutmalıdır ya da tutabileceği sözler vermelidir. Nasıl olup da bu ülkede veya herhangi bir ülkede başbakan olabildiğine bir türlü akıl erdiremediğim bir kısım eşhasın, tutmayacağı dilinin dönmeyişinden, dönse de yakışmayışından belli nice sözler verip bir daha arkasına bakmadığını memleketin çoluk çocuğu değil kedi köpeği bile hatırlıyor. Bu ülkenin insanlarının balık hafızalı olduğunu düşünenler kendilerini akıllı başkalarını ahmak sananlardır.

Başbakan’ın büyük belagatle sadr’ettiği söz, sadece kulağa hoş gelen bir kelam değildir. Başbakan, halkıyla bir olup akide dökmüştür. Bu söz, “yaşam tarzı, inanç, değer” zarfı üstüne “onur, namus, şeref” pulu yapıştırılarak Başbakan tarafından halkına tebliğ edilmiş bir taahhüttür. Başbakan “… bizim üstümüzde mübarek bir emanettir” demek suretiyle emanetin muhafaza ve müdafaasına kendisini memur etmiştir. Bu da bu pullu zarfın mührüdür. Ben bugüne kadar benim emanetimi üstlenmeye soyunan, kendisini bu emanetin muhafaza vazifesiyle memur eden bir başbakan görmedim. Benim gördüğüm başbakanlar kendi avanelerinin eyyamını gütmekten başka bir işle uğraşmadılar. Bu eyyamı güderken de önlerine çıkanları – çıkmayıp karışmayanlarla birlikte – tek gözüne çomak saplanmış Kiklop gibi ezip geçtiler.

Denilecektir ki efendim Sayın Başbakan daha önce de benzer taahhütte bulundu ama iş lafta kaldı. Olabilir. Dönüp bakınca ben de görebiliyorum nelerin lafta kaldığını ve taahhüdün lafta kalan kısımları yüzünden memleketimizde perde perde yaşanan trajedilerin son sahnesine bir türlü gelemediğimizi. Lakin bu defa iş başka. Şu dakika tarih, Sayın Başbakan’a bu sözün gereğini yerine getirme talihi sunmaktadır. Dün bu noktada değildik. Şu an ise ülkenin ve benle birlikte tüm fertlerin kaderi Başbakan’ın kendisini memur ettiği vazifesini ifa edip etmeyeceğiyle bağlanmıştır. Bu an, her seçim döneminde veya her on, yirmi, elli yılda gelen bir an değildir. Bu an, bir ülkeye, o ülke yol ayrımındayken uğrar.

Zemin

Bizim halkımız atıp tutmayı sever. Attığı tutmayınca pek üstünde durmaz. Sağdan soldan takılan olursa takılanlar da attıklarının çoğunu tutturamamış olduğundan ortaya tatlı bir atışma çıkar. Sohbet muhabbet devam eder. Amma tutacak olursa iş değişir. Bu kez, attığı tutan “ben dediydim” diye şişinir durur kırk yıl. Bu halkın bir ferdi olarak ben de pek severim işkembe-i kübradan sallamayı; ve dahi attıklarımdan tutan olursa “ben dediydim” diye karnımı gere gere şişinmeyi…

3 Kasım 2002 seçimlerine giderken AKP’nin, ANAP’ın aldığı sonuçlara yakın bir oy oranıyla tek başına iktidar olacağını tam bir güvenle söyledim. Bununla da yetinmedim. O sırada saçma sapan bir bahaneyle milletvekilliği engellenmiş Sayın Başbakan’ın en az 12 yıl başbakanlık yapacağını iddia ettim. Bununla çok kişiyi güldürdüm. Tabii seçim gecesinin sonunda en çok ben güldüm. 22 Kasım 2007 seçimlerine giderken de attıklarımın tamamını harfi harfine tutturup bu kez gecenin daha başından itibaren en çok güleni yine ben oldum. 12 Haziran 2011 seçimlerine giderken ise benim için mesele artık birilerini güldürüp güldüremeyeceğim değil saygıdeğer Tarhan Erdem’den daha dakik bir tahminde bulunup bulunamayacağım idi. Bu seçimlerde AKP’nin alacağı oyu küsuratıyla tutturmuş olmaktan pek hazzettim. Bu kâhinliğimin bir geçmişi var elbette. Burada, daha neleri neleri söyleyip tutturmuş olduğumu sayıp dökerek okuyucuyu yormayayım. En şişindiğim örneklerden birini vermekle yetineyim: 1996 Ekim’inde Galatasaray Ali Sami Yen’de Paris St. Germain’le kapışıyordu. Ben maçın sonucunu günler önce 4-2 Galatasaray lehine deklare etmiştim. İlk yarı sonunda kargalar bana gülüyordu. İkinci yarı sonunda ben kargalara gülüyordum.

Bana göre bu üç seçimin sonucu – ve bu arada Galatasaray-St.Germain maçının skoru – kabak gibi ortada gerçeklerdi. Bunları ufak tefek küsuratlı yanılmalarla tahmin etmenin hiçbir olağanüstü tarafı yoktu. Mesela, yerel seçimleri tahmin etmeye kalkışmam bile. Çünkü yerel seçimlerin başka dinamikleri olur. Her yerelde bulunmak imkânım olsa bir tahmin yürütmeyi düşünürdüm belki. Aynı şekilde her maçın skorunu bilmeye de imkân yoktur. Hiçkimse geleceği göremez. Kâhin geçinenler, kâhinlikten geçinenlerdir. Ben kör olmadığı halde kıymetini bilmeyip gözünü kapamakta ısrar edenlerle biraz eğleniyorum, o kadar. Burada mesele, gün gibi ortada olanı görebilmek. Görülmesi zor olanı görememekte bir tuhaflık yok. Görülmemesi imkânsız olanı görememekte bir tuhaflık var.

Bir: Dünya’nın sizin kişisel kanaatlerinizden daha önce var olduğunu ve kişisel kanaatlerinizin bu Dünya’yı hareket ettiren kuvvetler bileşkesinin önemsiz olmayan ama etkisi çok sınırlı bir unsuru olduğunu baştan kabul etmek – kabul etmiş gibi yapmak değil.

İki: İnsan zihni kokuları, tadları ayrıştırabildiği için kimya laboratuarına, ağırlıkları, mesafeleri kestirebildiği için fizik laboratuarına, hesap kitap yapabildiği ve karmaşık karar verme işlemlerini kısa sürede sonuçlandırabildiği için de bilgisayara benzetilebilir. Bütün bunların ötesinde insan zihni bir bütünleştiricidir. Her zaman şekli tamamlamaya çalışır. Bunun için kendi zihinsel istatistiğini işletir. İnsan hiç durmaksızın elindeki verileri kullanarak henüz elinde olmayan veriler elde eder ve bu yeni verilerden bütünlüklü çerçeveler oluşturur. Kararlarını ve davranışlarını bu bütünlüklü çerçeveler dâhilinde düzenler ve yönlendirir. İnsanın kendi kişisel örnekleminden, kişisel istatistiğinden yola çıkarak, kendi zihninin elverdiği çerçevelerle kendi kişisel dünyasını düzenleyip yönlendirmesi olağandır. Pek çok durumda bunun ötesine geçmek ne kolaydır ne mümkündür ne de gereklidir. Ancak iş başkalarının dünyasını da bu çerçevelere göre düzenleyip yönlendirmeye gelince işler çatallaşır. Kendi kişisel çerçevesinin, başkalarının dünyalarını da kavramaya, düzenlemeye, yönlendirmeye yeteceğine inanmış insan, kendi kişisel algısında var ettiği dünyayı kendisinin ağzına bakan diğerleri için (ebeveynse çocuğu için, amir ise memuru için, şeyh ise müridi için, hoca ise talebesi için, önder ise takipçisi için, ve başbakansa halkı için) iyi ihtimalle bir beden hapishanesine, kötü ihtimalle hem bir beden hem de bir zihin hapishanesine çevirir.

Üç: 2002’de AKP’nin üç seçim arka arkaya kazanacağını söyleyebildim ama ilk günden bu üç seçimi oy arttıra arttıra kazanacağını söyleyemezdim. Yine de en azından her seçime giderken o dönemde bir önceki döneme göre oylarını arttıracağını kestirmek için meşakkatli kamuoyu yoklamalarının sonucunu beklemem gerekmedi. Kamuoyu araştırmacılığının işe yarar olmadığını söylemiyorum. Tam tersine, ülkemizin çok ihtiyacı olan ve ne iyi ki hızla gelişmeye devam eden sektörlerinin başında geliyor. Hakkını layıkıyla teslim etmek gerek. Söylemeye çalıştığım, kişisel kanaatlerin ötesinde bir algılayış, anlayış geliştirmek için eldeki yegâne aracın istatistik veya kamuoyu araştırmaları olmadığıdır. Her birimizi, kişisel kanaatlerinin ötesinde bir anlayış bütünlüğüne taşıyacak verileri sadece nicel çalışmalarla elde etmek mümkün değildir. Bu tür bütünlüklerin çıkarsanabileceği veriler aynı zamanda nitel-deneyimsel olarak da elde edilmelidir. Nicel verilerle birleştirilmiş nitel-deneyimsel veriler kavranması zor, başkasına iletmesi zahmetli bilgiler oluştururlar. Halihazırda elimizde daha meşakkatsiz, daha problemsiz bir bilgi edinme yöntemi bulunmamaktadır.

Mesela, eğer yılda direksiyon başında 20.000 ve şoför mahallinde bir 20.000 daha kilometre cinsinden yol yapıyorsanız, teke tek birkaç yüz, gruplar halinde birkaç bin kişiyle bir araya geliyor, farklı konularda farklı insanlarla uzunlu kısalı konuşma, paylaşma fırsatları buluyorsanız kendi kişisel kanaatlerinizin ötesine geçme çalışmanızı yapabilirsiniz. Değişen ve dönüşenin, memleketin duble yollarından ibaret olmadığını görebilirsiniz. Derinden derine insanlar arasındaki ilişki kiplerinin değişmekte olduğunu, çoktan değişmiş olduğunu kendi değişen ilişkilenme/ilintilenme kipinizden başlayarak süzebilirsiniz. Önceleri birbirinden üçer ayak mesafeyle seğirten insanların bir kısmı arasında bu mesafenin yok olduğunu, bir kısmı arasında ise mesafenin ayakla değil fersahla ölçülebilecek kadar uzamış olduğunu saptamak isterseniz mola yerlerinde çay içtiğiniz tabağın çapından biraz daha geniş bir alanla sürtüşmeniz yeterli olacaktır.

Şartlar böyleyken, şu dakikadan ilerisini görebilmek için elimizde bugüne kadar sahip olduğumuza benzer ne gibi kuvvetli emareler var diye yeniden bakma ihtiyacındayım. Bu anda ihtiyacımız olan tahmin, bir sonraki seçimi AKP’nin kazanıp kazanmayacağı veya oylarını arttırıp arttırmayacağı değildir. Bu anda ihtiyacımız olan yegâne tahmin kaç vakte kadar “demokratik bir cumhuriyet” olacağımızdır. Cumhuriyet veya Demokrasi’nin birini diğeri için feda etmeden. Hayati mesele, Cumhuriyet ve Demokrasi’nin biri olmadan diğerinin de olamayacağını kaç vakte kadar idrak edeceğimizdir. Ülkemizin gele gele dayandığı yol ayrımı budur: Ya demokratik bir cumhuriyet olacağız ya yok olacağız.

Ben bugünden ilerisini göremiyorum. Sadece bir sonraki seçimde kimin ne kadar oy alacağını değil güzel ülkemizde bir daha özgür ve demokratik bir seçim yapıp yapamayacağımızı da göremiyorum. O kadar ki önümüzdeki sezon Galatasaray’ın küme düşmeyeceğini bile söyleyemem. Düşebilir. Ve bu bana sürpriz olmaz. Şampiyon olabilir. Ve bu da bana sürpriz olmaz. Galatasaray gele gele küme düşmek ile şampiyon olmak ayrımına gelmiştir. Bu memlekette bir fakir kul olarak ben de kendimi küme düşmeyle şampiyon olma arasına kısılıp kalmış hissediyorum. Ve hangi yola revan olacağıma dair hiçbir öngörüm yok.

Bu nedenle bugün tüm ülke olarak kaderimiz Başbakan’ın elindedir. Bugüne dek tarihi koşullar Başbakan dâhil hepimizi bugün çatalı uç vermiş yol ayrımına getirmiştir. Başbakan’ın zaten pek çok önemli değişim başlatmış olduğu söylenebilir. Vesayet rejimini bertaraf etmeye yönelik girişimlerin her birini birer başlangıç olarak kabul etmek mümkündür. Olabilir. Lakin şu an iş başkadır. Bu anda Sayın Başbakan artık tarihe yön verebilecek bir unsur haline, kendi başına tarihi bir koşul haline gelmiştir. Kaderimizin onun elinde olmasının sebebi budur. Başbakan artık somut-tarihsel bir koşul-unsurdur. Bu sadece Başbakan’ın partisinin %50 oy almasıyla ilgili değildir. Oy oranı bu koşul-unsur olmanın sayısal göstergesidir. Nitel göstergesi ise Başbakan’ın yeminidir. Bu ancak ne yaptığını bilen ve bildiğini yapacak olan bir insanın edeceği türden bir yemindir; iktidardan başı dönmüş bir despotun değil. İktidardan başı dönmüş bir despot halkını şarkıyla türküyle, iki anahtarla, sabahları okul çocuklarına dağıtılan sütle, her tarafa iliştirdiği resimleri heykelleriyle, sokaklara parklara okullara isminin verilmesiyle oyalar, cehennemle korkutur, mahallelerde kendi milislerini yetiştirir, ve hayali bir düşmanın tehditlerine nasıl da boyun eğmeyeceğini göstermek için üniformadan bozma kılıklarla poz verir. Sayın Başbakan’a bu tür hal ve tavrı yakıştıracak polemik erbabı bulunur elbet. Ne var ki polemik, tarafgirlerini eğlendirmenin ötesinde bir işe yaramaz ve tarafgirler dahil herkese sadece vakit kaybettirir.

O nedenle ben Başbakan’ın halkına sivil bir anayasa ile demokratik bir cumhuriyet taahhüt etmiş olup olmadığına bakarım. Gerisi bana boştur. Bu taahhüdün ise boş bir taahhüt olmadığı Başbakan’ın üretelim, üleşelim, barışalım rumuzuyla imzalı senedinde ayan ve beyandır: “Başladığımız hiçbir işi bugüne kadar yarım bırakmadık. Bütün yatırımlarımızı hızla devam ettirecek ve tamamlayacağız. 2023 hedefleri doğrultusunda yeni yatırımlarımızı hemen başlatacağız. Sosyal kesimlerin taleplerine bu dönemde çok daha fazla karşılık üreteceğiz. İşçinin, emeklinin, kadının, gencin ve çocukların taleplerini çok daha fazla gözeteceğiz. Milli birlik ve kardeşlik projelerini devam ettirecek, annelerin gözyaşlarını, gençlerin akan kanını durdurmak için çok daha uğraşacağız. Bölgesel ve küresel meselelerde çok daha aktif olacağız. Kardeşlerim, red politikalarını, inkâr politikalarını biz bitirdik. Asimilasyon politikalarını da bitirdik, bitiriyoruz. Bölgemizde barışın ve adaletin tesisi için çok daha aktif rol alacağız. Bugüne kadar olduğu gibi bölgemizde hak, hukuk, özgürlük adalet ve demokrasi diyeceğiz.”

Ben şimdi bu üretme, üleşme, barışma rumuzuyla imzalanmış senet üstüne edilmiş helallık yeminini deneyimlemek üzerinden bir nitel veri elde ediyorum. Bu nitel veri bana gelecekteki bir seçim sonucunu veya bir maçın skorunu işaret etmiyor. Bu nitel verinin bana söylediği şudur: Başbakan, ne söylediğinin bilincindedir ve söylediğini yerine getirecek siyasi iradeye sahiptir.

Başbakan’ın yeminli senedinden okumaya devam edelim: “Sandıktan çıkan sonucu, sandığın verdiği mesajı en doğru şekilde okumanın çabası olacağız. Aziz milletimiz bize sadece hükümet etme değil, aynı zamanda yeni anayasa yapmak için görev verdi. Uzlaşmayla, müzakereyle, istişareyle yapma mesajı verdi. Tüm partilerin de meydandaki vaatlerini de sevindirici, umut verici bir gelişme olarak değerlendiriyoruz. … Ana muhalefet ve muhalefete gideceğiz, kabul ederlerse, kabul buyururlarsa, oturup uzlaşmayla, parlamento dışındaki partilerle, STKlarla, medyayla, tüm akademisyenlerle, bu anlamda sözü olanlarla en geniş anlamda istişare ve uzlaşma arayışı içinde olacağımızı daha bu akşamdan ifade ediyorum. Meydanlarda ifade ettiğimiz gibi sivil, katılımcı, özgürlükçü bir anayasayı hep birlikte yapacağız. Bu anayasada herkes kendisini bulacak. Doğu bulacak, batı bulacak, kuzey bulacak, güney bulacak. Velhasıl Milletim “işte bu benim anayasam” diyecek. Bu anayasa Türkiye’nin her zerresine, milletimin her ferdine hitap edecek. Yeni bir anayasa milletin her ferdini birinci sınıf olarak görecek. Her kimlik, her değer, herkesin özgürlük, demokrasi, barış ve adalet talebine bu anayasa karşılık verecek. Bu anayasa Türk’ün, Kürd’ün, Zaza’nın, Arab’ın, Çerkes’in, Laz’ın, Gürcü’nün, Roman’ın, Tatar’ın, Türkmen’in, Alevi’nin, Sünni’nin, Azınlıklar’ın yani yetmişdört milyonun anayasası olacak. Kardeşlerim bu anayasa kardeşlik, dayanışma birlik ve beraberlik üzerine tesis edilecek.”

Sayın Başbakanım müsaade buyururlarsa şu yukarıdaki paragraftan bir sözü kendime yontacak şekilde şerh’edeceğim: “… [B]u anlamda sözü olanlarla en geniş anlamda istişare ve uzlaşma arayışı içinde olacağımızı daha bu akşamdan ifade ediyorum.” Başbakan bir önceki cümlesinde “… tüm akademisyenlerle…” diyor ama ben o kısımdan dem vurmayayım. Başbakana yancılık etme meraklısı kendinibilmez ama mevkiifevk birileri kalkar der ki efendim senin uzmanlık alanın o değil, sen hele kenarda bir dur, uzmanı konuşsun. Ben de kendimi tutamayıp Sokrates’ten başlatırım davayı, sıklet uymaz, yakışık almaz. Neyse ki benim muhatabım onlar değil, doğrudan Sayın Başbakan. Bana taahhüdü, senedi, yemini var. O nedenle ben sadece şu “… sözü olanlarla …” kısmını üstüme alınıp o perdeden yazıyorum.

Têmin

Değişimin de ilmi var. Ve bu ilim, değiştirme niyetiyle işe kalkışanın, kendisi değişmediği sürece değiştirmeye niyetlendiği nesneyi değiştiremeyeceğini söyler. Sebebi basit: Dünya benden büyük ve benden önce. Lakin kurulduğu günkü gibi değil. Dünya devingen. Bu devingen dünyada, bazı hallerde bazı bireyler büyük kümenin yapısını değiştirecek bir koşul-unsur özelliği edinirler. Bu farklılaşma, bir bireyin, çevresinde bir farklılaşmaya sebep olacak kritik niteliklere sahip olmasıyla gerçekleşir. Farklılaşma süreci karşılıklı etkileşimin esas olduğu bir süreçtir. Zaman içinde devingen çevre bazı bireylerin özelliklerinde karşılığını bulur ve bu bireylerin devinimleri büyük kümenin devinimini yeniden biçimlendirir. Bu yeni biçimlerin yeni devinimleri de sonraki bazı bireylerde karşılıklarını bulurlar. Bu iş, hem tepeden aşağı hem de aşağıdan tepeye aynı anda gerçekleşir.

Örnek verelim: Günümüzdeki haliyle CHP’nin tarihsel bünyesi, günümüz toplumundaki devinimin karşılık bulabildiği bir bünye değildir. CHP bu karşılıksızlık nedeniyle toplumu okuyamamakta, okuyamadığı için de değişim yaratabilecek herhangi bir düşünce, duygu, davranış, veya motivasyon üretememektedir. Bu okur-yazar olamama hali CHP’nin şimdiki haliyle hiçbir şey değiştiremeyeceğinin kanıtıdır. CHP’nin birşeyleri değiştirebilmesi öncelikle kendisinin değişmesiyle mümkündür. Bu nasıl olur? Benim şiddetli tavsiyem CHP’nin inşaat ameleliği, miçoluk, marangoz çıraklığı, elektrik su tesisatçılığı, market kasiyerliği, oto sanayi kalfalığı, fındık pamuk çay toplayıcılığı gibi işlerde biraz deneyim kazanmasıdır. Bu işleri de memleketin bu işlerle haşır neşir yörelerinde yapması elzemdir. Belki böylece sofrasına gelen ekmeğin unlu mamuller dükkânından değil de tarladan, değirmenden geldiğini öğrenir. Bu kadarına akıl erdirse bana yeter. Sanayide çalışan 16 yaşında bir kalfanın ustasından bir gün içinde kaç posta fırça yiyeceğini veya tulumlarını çıkarıp mintanını giydikten sonra mahallesine doğru yaylanırken yavuklusuyla kapı eşiğinde göz göze gelip gelemeyeceğini, kaç kuruş haftalık aldığından, haftalığını alıp alamayacağından daha fazla dert edebileceğini şimdilik anlamasa da olur.

Buralardan bir yerlerden başlamaya niyet ederse belki aklına şunu sormak gelir: Sahi ben CHP olarak neye dönüşmek istiyorum? Bu soru, eğer CHP bir değişim dönüşüm sürecine girecekse o sürecin başlangıcıdır. Ben, neye dönüşmek istediği hakkında azıcık bir fikri olan bir CHP’yi sabaha kadar can kulağıyla dinlemeye hazırım. Ama bana şurada şu tehdit burada bu tehlike var, biz olmasak şunlar şunlar hep bir olup bizi ham yaparlar gibisinden ucuz korku masalları okuyan bir CHP’ye tahammül edecek değilim. Merak etmesin, ben o tehdit ve tehlikelerin gerçeğiyle de sahtesiyle de nasıl baş edeceğimi bilirim. CHP bu masalları ancak sınıf atlama merakıyla şeftali bahçelerinin talanı uğruna ucuz inşaattan yazlık kapatan ve kapattığı yazlık elinden gider mi endişesiyle şöyle güzel bir uykuya hasret çakma orta sınıfa yutturabilir. Bana sözünü dinletmek istiyorsa kendisini nasıl değiştireceğini ve böylece bende ve benim hayatımda neyi değiştireceğini söylesin. Vaatlerden bahsetmiyorum. Ona karnımız doğuştan tok. Benin istediğim şudur: CHP bana, benim tek başıma gerçekleştiremeyeceğim bir değişim dönüşüm maksadı, bir heves, bir arzu, bir emel, bir merak aşılayabiliyor mu ki ben de kendi olduğum şeyden daha iyi bir şey haline getirmek için kendisiyle birlikte hareket etmeye sebep bulayım? Sahi, neye dönüşmek meram eder ki bu CHP beni de değiştirmeye mezuniyeti olsun?

İmparatorluğun zayıflayıp parçalanmasına yol açan tarihsel sürecin bir evresinde, toplumdaki devinimin bir kısmı bu devinimin koşul-unsur karşılığını CHP’de buldu. Bu karmaşık tarihsel süreçte, belirli bir coğrafya parçasına az çok yön verebilecek hareketli unsurlar bu coğrafyada CHP aracılığıyla temellük etti. O sırada CHP süzülüp geldiği biçimlerden farklılaşarak bu biçimlerin bir bölümünü daha kapsayıcı bir biçim altında yeniden tarif etmeyi başardı. Bunu yapabildi çünkü kendisini o biçimlerin herhangi biriyle değil de henüz hiçbir bünyenin deneyimlememiş olduğu ama kendisinin cesaretle tahayyül edebildiği bir zeminde yeniden tanımlayabildi. Değişim ilminin söylediğini yaptı. Bu değişimle var oldu, bu değişimle değiştirdi. Cumhuriyet’i kuran koşul-unsur budur.

Kuşkusuz toplumdaki tüm devinimler CHP koşul-unsurunda karşılığını bulmuş, temellük etmiş değildir. Hem ölçek hem de etki olarak, özgül ağırlığı tartı miktarını aşan pek çok devinim ya donup olduğu gibi kaldı veya izale programlarına tabi tutuldu. Cumhuriyet’in sapasağlam değil de aksak kurulmuş olmasının sebebi budur. Başka türlü olabilir miydi? CHP veya başka bir koşul-unsur toplumdaki tüm devinimlerin temellük edeceği bir bünye, bir zemin olarak ortaya çıkabilir miydi? Bu sorular tarihçi, sosyolog, siyaset bilimci ve sair ilim erbabına faydalı egzersizler yaptırabilir. Gelgelelim olan olmuştur. Bu egzersizlerin bugün ardımızda bırakmamız gereken açmazları çözmeye bir faydası olmadığı gibi geçmişin falına bakmaya devam ederek açmazlarımızı içinden hiç çıkılmaz hale getirme riski de vardır. Bu düşünüş acıtıcı derecede pragmatik bir düşünüştür. En başta ben beğenmiyorum böyle düşünüyor oluşumu. Lakin bugün ülkemiz insanlarının hayatı o kerte acı dolmuştur ki düşünüşün acıtıcılığını işlevine feda etmek tarihsel bir zorunluluktur. Bu nokta Sayın Başbakan’ın da geride bırakmakta çok zorlanacağı bir noktadır diye tahmin ederim. Gel gör ki helalleşme sadece başkalarının size hakkını helal etmesiyle gerçekleşemiyor. Eğer Başbakan bu noktada kendinden doğru helallık vermeye sadece fikren değil fakat aynı zamanda fiilen de rıza gösterirse değişimin kendisinin Başbakanlık farikasında temellük etmekte olduğunu başta Başbakan’ın şahsı olmak üzere hep birlikte idrak edeceğiz.

Tarihin bu noktasında Başbakan sivil bir anayasa yapmak ve böylece demokratik cumhuriyetin temelini atmak için bulunmak gereken yerde ve anda bulunmaktadır. Başbakan, tarih yazmak üzere olduğunu sadece nicel verilere bakarak değil aynı zamanda 12 Haziran 2011 Saat: 10:00 itibarıyla kendisini içinde bulduğu hale müracaat ederek, tam o an deneyimlediği halin ne olduğunun nitel analizini yaparak idrak etmek durumundadır. Bu zor bir iştir ve bize söylemesi kolaydır. Ancak bu benim şu an kişisel olarak deneyimlediğim haldir ve bana Başbakan’ın tarihin seyrini değiştirecek koordinatlarda olduğunu bildirmektedir. Ve bilindiği gibi, nasıl ki bir halk lideriyle halk olur ise bir lider de halkıyla lider olur.

Emin

Medyadan kamuoyuna yansıdığı kadarıyla anlaşılıyor ki Sayın Başbakan bazı hallerde sinirlerine hâkim olamayıp maksadını aşan tepkiler verebiliyor. Başbakan’ın kendisinin de zaman zaman kendi tepkilerine ilişkin “insanlık hali” diyerek ılımlı adımlar atmışlığı olduğundan bize “öyledir zahir” demek kalıyor. Ama bana bu kadarı yetmez. Ben Başbakanımın hangi hallerde sinirlerine hâkim olamadığını anlamak ve sinirlerine hâkim bir Başbakanın sahip olması gereken özellikleri saptamak zorundayım. Bunu saptamalıyım ki yaşamayı arzu ettiğim ülkenin tarifini Başbakanıma iletebileyim. Çünkü Başbakanımda bu tarifi işitecek sinir olmazsa alıp getiremez ülkülerimizin ülkesini Kaf Dağı’nın ardından.

Kanaatim odur ki Başbakan kendisinin içten, yürekten, gönülden, samimiyetle inandığı ve inanmakla kalmayıp hayata geçirdiği meselelerde bir eleştiri algıladığı zaman şöyle hissediyor: “Hizmet dediniz, hizmet ettik; ekonomi dediniz, memleket memleket olalı böyle ekonomi görmedi; Demokrasi dediniz, bugüne kadarki en yüksek demokrasi standartlarındayız; Cumhuriyet dediniz, aha da yedi düvele kafa tutar halde dimdik ayaktayız… e siz daha neyin peşindesiniz…”

Ben kendi hesabıma iki küçücük masumcuk sudan sabundan uzak örnekcikle söyleyeyim neyin peşinde olduğumu:

Elif: Elalemin böylesini bulunca etrafını çevirip müze kurduğu, bize yadigâr büyük ustalarımızın da bir sengine yekpare acem mülkünü feda ettiği İstanbul’un tarihi duvarlarına belediyenin pervasızca yerleştirdiği reklam panolarının üstüne cebimden bir A3 çıkarıp herkesin görebileceği iri ve okunaklı harflerle “sana bu duvarları tahrip ve yağma yetkisini kim verdi ey belediye, sen kendini ne sanıyorsun a kendini de beni de bilmez…” diye yazıp assam hangi tür kolluk kuvvetinin beni ne ara gözaltına alıp bilmem kaç vakit ne çeşit muamele edeceğinden gayrı kaç ay mahkemeye çıkartmadan misafir edeceği, mahkemeye çıkarttığı durumda dahi Cumhuriyet Savcısı’nın lehte mütalaasına rağmen hâkimin tahliye kararını kaç yıl sonra izhar edeceği meçhul!

Be: İşbu yazının ruhu da lafzı da fuzuli hamule görülüp cımbızla laf ayıklanarak Başbakan’ın veya Devlet’in veya resmi kurumların veya encamı buna benzer sözlerle tavsif edilebilecek umum müessese, anasır, ve eşhasın manevi şahsiyetini tezyifi bırak hâşâ tahkirden suçlanıp suçlanmayacağım meçhul. Dünya’dan yola çıkıp altı milyon kilometre yol kateder de geri dönüp bakarsanız Yerküre ufacık soluk mavi bir benek olarak belli belirsiz seçilir kâinatın ihtişamı içinde. O zaviyeden şu uğraştıklarımızın faniliği çırılçıplaktır. Lakin, Dünya’dan altı milyon kilometre öteye gitmek, sonra geri dönüp ayak bastığı zemine bakmak, gördüğünün ufacık solukcuk mavicik benekcikliği karşısında faniliğinin idrakine varmak da aynı faniliğin idrak melekesiyle mümkündür. Ben bu işlerle uğraşmayayım, tamam, eğer siz faniliğin ötesine geçebildiniz ise!

Demiyorum o gökkafes ucubesi tarih ve tabiatın talan ve tahribat anıtı olarak Dolmabahçe’deki İmparatorluk Sarayı ve Başbakanlık Ofisi üzerine çullandı çullanacak bir zebellah gibi durur iken – hani ki Sayın Başbakanıma da dertti bir vakitler – İnsanlık Anıtı nam bir zanaat eserinin ucube ilanıyla yıkılması velev ki ben fakirin aklı ermese bile heykelin yapıcısına resmi elden izahat verilmiş, misliyle tazminat ödenmiş olsa gerek değil midir; eser sahibine aynıyla bir eser vücuda getirmesi için ödenek ayrılmış, yer gösterilmiş olsa gerek değil midir;

demiyorum Sayın Başbakan çocuğun kumdan kalesini yıkan denizin dalgasından bile kendisini sorumlu saymadıkça bu ülkeden ilim, irfan, sanat, zanaat, edebiyat, teknoloji, keşif, icat insanı çıkmayacağının illiyet rabıtasını kurabilecek hasletlere sahip olsa gerek değil midir;

demiyorum İstanbul’u bir kanal ve ilave iki TOKİpol marifetiyle boğana kadar iki Hollanda’ya bedel proje sahiplerinin diyeceklerine bir lahza olsun kulak verilse gerek değil midir;

demiyorum tüm meşru ifade ve kişisel gelişim yolları en başından düğümlenmiş gençlerin üniversitelerde örgütlenme özgürlüğü namına sınıf-bölüm-fakülte-üniversite temsilciliği silsilesini misal vermek bir danışıklı müsamere olmakla kalmayıp gencinden geçsem düpedüz ben hocasıyla alay etmek olduğundan hicap duyulsa gerek değil midir;

demiyorum demokrasi ancak ve ancak çoğunluğun en büyük azınlık telakki edilmesi ile merbut iken yan yana gelinmesi panik atağa inkîlab ettiğinden varlığı işitilmeye tahammülün az geldiği insanların kimliklerinin ve kendilerini tarif hürriyetlerinin neredeyse resmi aşağılama sıfatı olarak telaffuz edilmesi alenen suç addedilse gerek değil midir;

demiyorum Selimiye’yi ihya edeceğim diye canım hatlarının rengini sanki dün boyanmış gibi cayırdatmak işbilmezlikten ziyade bu memleketin coğrafyasını tayin etmiş bu ulu eserin vazifesini hafife almak ve bu hafiflik gözünden kaçmayan yeni nesillerin zihinlerine nakş’olacak tarih bilinciyle harman mimari zevki daha doğmadan boğmak olup bu estetik katlinden imtina edilse gerek değil midir;

demiyorum bu ülkede her gün üç beş sekiz on kadının cari, müstakbel, veya sabık kocaları tarafından, yetişmediği yerde kardeşleri, babaları tarafından öldürülmesi münferit polisiye vak’a addedildikçe ve fakat sistematik bir temizliğe kurban gittikleri içtihat edilmedikçe bu işleri işlemeye azmedenlerin daha da azacağı birzahmet araştırmacılara ısmarlanarak ilmi ispatlarıyla tetkik yoluna gidilse de hiç olmazsa bundan gayrı kendi insanımızın kendi insanımızı kırmasını engellemenin yordamları öğrenilse ta ki münferit olmadığı aşikar daha büyük kıyımları dahi önlemenin önü açılsa gerek değil midir;

demiyorum bilim kendi yurdunun yurttaşları tarafından üretilmedikçe sabaha kadar bütün olimpiyatlar Türkçe yapılsa Dünya sahnesinde hesaba alınır bir iddia sahibi olmak ihtimali olmadığı hesap edilse gerek değil midir;

ve demiyorum bu ülkede ve dünyanın hiçbir ülkesinde bilim-sanat-felsefe-zevk-estetik ve dahi etik üretmeden insan olunamayacağı ilan edilse, illa bir kısım yüksek öğrenim kurumu bu işe vakfedilse ve buralar ekmek su yerine kitap yiyip mürekkep içen lakin emir-komuta zincirleriyle başı hoş olmadığından kimbilir hangi tenhalarda ışığını ancak ateşböceği kadar yığabilen memleket evlatlarının serbestçe toplanıp serbestçe gezineceği ocaklar haline getirilse ve ancak böylece memleketin kırk bir cihetinden fışkırmaya hazır ışıklara yol açılsa gerek değil midir?

Bunları demiyorum çünkü bunları her demeye kalktığımda işin elifbasına bir daha dönüyorum. Bunları diyecek olan kişinin, diyesi olduklarının ciddiye alınıp alınmayacağı, muhatabını bulup bulmayacağı gibi endişeleri olur. Lakin bizim ülkemizde bu tür endişelere mahal yoktur. En bilinen Nasrettin Hoca fıkrasını temrin ve terennüm etseniz dahi muhatap alınacağınız kesindir. Yazarı, daha kalemi eline almadan muhatap kabul etmiş bir yasama, yürütme, ve yargı sistemimiz var. Dünyada okuyucusu garanti bir yazar varsa o da bizim ülkemizdeki herhangi bir müstakbel yazardır. Ben bu sözü uzatsam, sade Sakarya’yı Kızılırmak’a değil Meriç’i Asi’ye, Gediz’i Aras’a ve cümlesini Dicle’yle Fırat’a bağlasam yekûnu yekûnunu ölçmeye az gelir. Amma ben sözü uzattıkça bu sözü kimin hangi cırdavalla ölçeceği meçhul!

Sayın Başbakan’dan istirhamım, yürütmenin başı sıfatıyla, bu meselelerin yargı veya yasama aksaklıkları olduğu mazeretine itibar etmemesidir. Siz yasama faaliyetlerini büyük ölçüde etkileyebilecek bir siyasi oluşumun başında iseniz aynı esnada yürütmenin başı olmanız yasama ile yürütme arasındaki uyumsuzluklardan, gediklerden daha fazla haberdar olmanız anlamına gelir. Bu durumda sorumluluğunuz azalmamış, katlanmıştır. Yüce dağların başı karlı olur. Yargı da yürütme de yasa koyucu ne derse onu yapar. Yasa koyucu beni koruyan, gözeten, ve geliştiren yasaları yapmak için oradadır. Bundan başkaca bir vazifesi olmadığı gibi başkaca bir salahiyeti de yoktur. Çünkü ona bu vazife ve salahiyeti veren benim. Yasamanın başı olmayabilirsiniz, her aksaklığı yerli yerine oturtacak hamleler de henüz olgunlaşmış olmayabilir. Ancak yurttaşlarının ifade özgürlüğünü, mesela pankart açma özgürlüğünü, mesela belediyenin rezilliğini yüzüne vurma özgürlüğünü garanti altına alamayan bir hükümet benim verdiğim yetkiyi layıkıyla ve yerinde kullanmayan hükümettir. O zaman şunu sorma hakkım doğar: Bu yetkiyi bu işler için kullanmıyorsanız ne işler için kullanıyorsunuz?

Başbakan, benim Emir’im olduğu kadar Emin’imdir de. Ben kendisine emanetim. Ben kendimi kendisine gönüllü olarak, rıza göstererek emanet ettim. Mensubu bulunduğu siyasi partiye oy verdiysem de rızam vardır, oy vermediysem de rızam vardır. Değil mi ki kendisinin başbakanlığı meşrudur o halde Başbakan – kendisinin de berrak şekilde idraki içinde olup beliğ şekilde ifade ettiği gibi – hepimizin başbakanıdır. İşbu emanetin sahibi, etten kemikten ölümlü bir kişi olarak kendi şahsı ile o şahısta Başbakan olarak tecelli etmiş koşul-unsur arasındaki ayrımı bir kez daha ve iyice rafine ederek kristalleştirmelidir ki Emin bir Emir olabilsin. Ne zaman ki bir başbakan sadece kendi sinirlerine değil yurttaşlarının, halkının, fertlerinin de sinirlerine hâkim olur o zaman o başbakan Emin bir Emir olur. Ben böyle bir başbakana her derdimi açabilir, her meramımı iletebilirim. Yaşamayı arzu ettiğim ülkenin tarifini başbakanıma iletebilirim. Bineriz Anka’nın sırtına, alır getiririz yeryüzü cennetini Serendip illerinden.

Bir ülkenin başbakanının düşünce özgürlüğü yoktur. Başbakan, tüm düşüncelerin ve bu düşüncelerin gereği somut ifadelerin ve yaşam biçimlerinin demek ki toplum devinimlerinin ve tercihlerinin hayata geçirilmesinden sorumlu memurdur.  Başbakan herkesten önce kendisi gibi düşünmeyenlerin, kendisi gibi yaşamayanların, kendisi gibi devinmeyenlerin düşünce özgürlüğünün, yaşam tarzının, ve tercihinin muhafızıdır.

Bir başbakanın ülküsü, sadece soyut bir kavram olarak değil somut bir nesne olarak da eleştirel düşüncenin her an her yerde üreyebildiği bir ülke yaratmak olabilir ancak. Ve bir başbakanın ülküsü, şahsına ait kanaatlerini veya değerlerini hayata geçirmek olamaz asla. Tıpkı Sayın Başbakan’ın halkına verdiği sözde, ilan ettiği helallık beyanında olduğu gibi. Aksi halde Başbakan Emin bir Emir olmaz, olsa olsa sıradan bir despot olur.

Ekrem Düzen

Yorumlayınız:

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: