Ne Ayrımcılık Ne Vesayet: Demokrasiye Sahip Çıkma Hakkı ve Sorumluluğu

Demokrat Takke Altında Ayrımcı Kel

22 Temmuz seçimleri sırasında Cumhuriyetçi unsurların bu ülkede yürütülecek siyasete dair her şeyin en iyisini herkes için kendilerinin bildiği zannıyla güdükleşmiş, katılaşmış ve donmuş olduklarını vurgulamıştım. Bu saptamanın sadece bana ait olmadığını, bir çift gözü olan herkesin görebileceği kadar apaçık bir gerçek olduğunu bilerek ama yine de kör muhataplarına – mademki görmüyorlar bari işitsinler safdilliği içinde – duyurma gayesiyle. Çünkü ben umudumu sureten muhafazakâr ve mütedeyyin ve sadece siyaseten demokrat unsurların kendi içlerinden çıkacak gerçek ve samimi demokratlara bağlamıştım.

22 Temmuz seçimlerine giderken AKP oluşumunu, tevarüs ettiği “milli görüş”ten (o görüş ki insanları müminler ve münkirler diye ayırmakta bir beis görmedi, bu ayrımı meziyet addetti) ayrışmaya çalışan ve farklı dünyalar, farklı hayatlar arasında bir denge sağlamayı önemli, anlamlı bulan bir hareket addetmiştim. Ve bu oluşumun önündeki yol ayrımına dikkat çekmiştim: Bu hareket, cumhuriyetçi anlayış ve unsurlarla uzlaşma aradığı sürece demokratlaşacaktı; uzlaşma arayışı yerine kendi bildiğini okumaya devam ettiği takdirde ise dünya onları tahakkümperverleri (yani faşistleri) nereye gömüyorsa oraya gömecekti. Diğer yandan cumhuriyetçi unsurlar en başından beri olduğu gibi (Ecevit’in iktidar dönemlerindeki bazı hamleler hariç) demokrat unsurlarla uzlaşma zemini, birlikte yaşama zemini aramıyor, bu zemini oluşturmaya çalışmıyordu. Cumhuriyetçiler, özgür bireylerin yetişebileceği bir iklimin hazırlayıcısı olamamıştı. Halktan kopuktu. Benden kopuktu. Kendi elit gözlüğü neyi görmesine izin veriyorsa onu görüyordu. Bu sağırlık ve miyopluk ise darbeci zihniyetin, vesayet rejiminin sürmesine hizmet ediyor, böylece işin özünde kastedilenin tam aksine onları da tam bir tahakkümperver (yani faşist) bir ‘zümre’ haline getiriyordu.

Bu noktada talihin ve tarihin cilvesi o idi ki AKP oluşumu daha demokratik görünüyordu. Elbette bu görünüm güven vermiyordu. Ama bu oluşumun içinden gerçekten samimi, hakiki, sahici başka bir hareket çıkabilirdi. Demokrasiyi daha fazla içine sindirmiş bir üçüncü kuşak doğabilirdi. Bu üçüncü kuşaktan Cumhuriyet’le kavga etmeyen, onu kendisinden kendisini ondan sayan yeni bir oluşum filizlenebilirdi. Sadece sevenlerinin, partizanların, oy verenlerin değil tüm ülkenin ihtiyacı olan iklimin (özgür bireyin gelişip serpileceği uygun ortamın) yaratılmasını AKP’den çıkacak bu üçüncü kuşaktan bekler olmuştu ben ve benim gibi düşünenler. (Bu kısmın ayrıntılı mütalaası için bkz. https://yelkovalayan.net/2007/07/22/sivil-uzlasma/)

22 Temmuz seçimleri akşamı vaad edilenlerin tam tersi gerçekleşti. Herkesi kucaklama söyleminin ne denli riyakâr bir söylem olduğu anlaşıldı. İzlenen politikalar ayrımcılığın keskinleşmesiyle sonuçlandı. Benim bu değerlendirmemi haksız bulanlar hem kanun nizam defterlerinde hem de uygulamalarda ayrımcılığın önüne geçme temelli pek çok örnek gösterebilir. Ben de bunlara şapkamı çıkarırım. Lakin takkenin altındaki keli unutmayalım. AKP oluşumunun sadece teoride değil pratikte de gerçekleştirdiği ayrımcılık karşıtı politikalar ne olursa olsun zihniyet baştan sona ayrımcı kalmıştır. Zihniyetin ayrımcı zihniyet olduğu erkân-ı devletin her fırsatta salvoladığı bel altı söylemlerinden ispatlıdır. İktidardaki zihniyet, basitçe, kendi dar ahlak anlayışı ekseninde mutlakıyetçi bir yayılma peşindedir. En başta cumhuriyetçileri zımnen ve topyekûn ahlaksız addederek. Bunun için bulduğu her fırsatı arsızca kötüye kullanarak. Ayrımcı zihniyet iktidardadır. Üstelik iktidar kendi başına bir inandırıcılık (kredibilite) kaynağı olduğu için ayrımcı iktidar ayrımcılığın meşrulaşmasına hizmet etmektedir! AKP’nin kağıt üstündeki ayrımcılık karşıtı politikalarının sonuç vermeyişi ve sonuç vermeyecek oluşunun sebebi budur: Türkiye bugün, tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar keskin ve çok katmanlı kutuplaşmaların sahnesidir. İnsanların zihinlerinin kendilerine pek de açık olmayan kısımlarında, sorsak dile getirmekte zorlanacakları hissiyatlarında ayrımcılık meşru hale gelmiştir. O kadar ki memleketin kebabı, kebabı da geçtim itfaiye aracı bile bu ayrımcılıktan nasibini almaktadır. “Cezalı tank” hikayelerini nesilden nesile büyük bir neşeyle birbirine anlatan halkımız “cezalı itfaiye aracı” sayesinde bu efsaneleşmiş hikayeyi hayata geçirerek gerçeğin ta kendisi haline getirmiştir.

Buna rağmen AKP’den bir üçüncü kuşak doğması umudumu muhafaza etmek istiyorum. Bu eksenden doğacak bir üçüncü kuşağa hepimizin ihtiyacı var. Çünkü bu ülkenin varlığı, cumhuriyet ve demokrasinin birlikte gelişmesiyle mümkün. Aksi halde sonumuz üçüncü dünya ülkeleri mezarlığıdır.

Cumhuriyetçi Takke Altında Müdahaleci Kel

Tam bugün, CHP’de, son derece anormal ve şaibeli şartlar atında gerçekleşen lider değişimi ekseninde, yeniden yükselir gibi görünen rüzgârdan sivil cumhuriyetçi unsurların alması gereken ders şudur: Hak temelli bir anlayış gelişmedikçe ne cumhuriyetin sahibi kalabiliriz ne de bir demokrasi oluşturabiliriz. Demokrasinin bir haklar ve özgürlükler ile sorumluluklar ve yükümlülükler kültürü olduğun anlamak zorundayız. CHP ve cumhuriyetçiler bunu anlamak zorunda. Cumhuriyet, bu hak, özgürlük, sorumluluk, ve yükümlülüklerin egemeni olmak için sahip olmamız gereken iç yurdumuzdur. Bu iç yurt olmadan ancak tercih etmediğimiz, etmeyeceğimiz egemenlerin bizim için tayin ettiği dış yurtlarda ve haysiyeti ortadan kaldıran şartlarda otururuz.

Bir yandan AKP’nin müstakbel üçüncü kuşağına selam verirken diğer yandan sivil cumhuriyetçi unsurların tazelenerek güçlenmesini umabiir miyim? Bugün esen rüzgârın fırtınaya dönüşmesi, o fırtınanın ayrımcı iktidarı devirip demokrat iktidarı kurmasının şartları nelerdir? Örnekleyelim: Sivil cumhuriyetçiler siyasetin de AR-GE’ye ihtiyacı olduğunu idrak edecek ve bu idrakle okumuş yazmış insanların sesine kulak verecek. Ki bu ülkede okuma-yazma gerçekten var olabilsin. Demokrasiyi bildiğini varsaymayacak. Öğrenmeye hevesli olacak. Muhafazakâr veya mütedeyyin veya mistik olmanın gericilik olmadığını, CHP’li veya cumhuriyetçi olmanın da ilericilik olmadığını anlayacak. Bunu biz söylemekten onlar işitmekten bıkmadı. Sağırlığını tedavi ettirmeye yanaşacak, bu söyleme mahal bırakmayacak. Kendi insanını, en az suçladığı muhalifleri kadar tanımadığını teslim edecek. Tanışmaya arzulu olacak. Beni bildiğini varsaymayacak; merak edecek, araştıracak, öğrenecek, bilenleri bilmeyenlerden ayıklayacak, bilenlere güvenecek.

Bu ülkede bilim, sanat, felsefe yapılmıyor olduğuna, bu topraklardan düşünür yetişmediğine ayacak. Ve düşünür yetişmediği sürece fezaya adam göndersek bir arpa boyu yol gidemeyeceğimizi görecek. Düşünür yetişmeyişini bir gerçek olarak saptayacak, sorumlu aramayacak, baş sorumlusunun kendisi olduğunu baştan kabul edecek.

Şehirlerimizin çirkin, çirkin, ve çirkin olduğunu görecek. Bu çirkinliğin yaratılmasındaki sorumluluğunu inkar etmeyecek. Şehirlerimizin şehre köylerimizn köye benzemeyişinin memleketin yoksulluk ve sefaletiyle ilgili olmadığını, bizatihi kendisinin güzellikten anlamadığını kabul edecek. Çirkinliğin yoksulluktan değil, yoksulluğun çirkinlikten geldiğini sezecek. Sezemiyorsa soracak. Kimseyi bulamıyorsa bana gelecek. Sevabına söylerim, beş kuruş istemem. Sözüme kulak asacak. Ben de onun benim sözüme kulak astığını göreceğim.

Öğretmenlerin yaşam standartlarını derhal yükseltmeyi birinci vazifesi sayacak. Eğitim fakültelerini en çok rağbet edilen mektepler haline getirecek. Öğretmen akademileri kuracak, bu akademilerin özerkliğini teminat altına alacak, gerekirse anayasaya koyacak. Milli Eğitim Bakanlığı’nı toptan lağvedip yeniden kurmayı tasarlayacak bir cesarete sahip olacak. “Kaynak yok!” gibi bir yalana başvurmayacak. Benim güvenimi ancak buradan kazanabileceğini bilecek. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında yapıldı bu. Ülkenin şimdi sahip olduğu kaynakların olmadığı zor devirlerde yapıldı. Bunu hiç unutmayacak.

Bu şartlar sadece örnek şartlar. Hülasası şu: Kendi bildiğini okumaya devam etmeyecek. Elbette temel hak ve hürriyetleri esas alan ilkelerini ve kazanımlarını koruyacak. Bugün – son derece anormal şartlarda ve tatsız şaibeler altında dahi olsa – bu rüzgâr yine aynı temel ilkelerin ve kazanımların varlığı nedeniyle yeniden esebilmektedir. Ama ilkelerin gerçeklerle pekiştirilmediği sürece donup kalacağını ve kastettiği işlevlerin tersine çalışacağını anlayacak. İlkelerin hayatta somutlanmak zorunda olduğunu ve hayatta somutlanan deneyimlerin ilkelerde yeniden karşılık bulması gerektiğini, bu etkileşim mekanizması kurulmadığı sürece varılacak menzilin faşizm olacağını kavrayacak.

Ben sivil cumhuriyetçilerden filozof olmalarını bekliyorum. Fazla bir beklenti gibi görülebilir. Oysa bu kadarı sadece başlangıç. Hedef ise bu zengin coğrafyanın dünyanın dinginlik ve güzellik merkezi olmasıdır. Burası bilimlerin ve sanatların ocağı olmalıdır. Bu hedefe ayrımcı bir kafa ile ulaşılamaz. Bu hedefe darbeci, müdahaleci, sivil olmayan unsurları hoş görücü bir kafa ile ulaşılamaz. Bu hedefe ‘şu veya bu kavmin’ yüce niteliklerine methiyeler düzerek ulaşılamaz.

Bu hedefe ancak ve ancak özgürlükçü bir kafayla ulaşılır. Özgürlükçü kafa ise imsak vakti niyet edilince aynı akşam zuhur edebilen bir kafa değildir. Emek ve cesareti aynı anda ister. Zaman alır. Sebat ve azim gerektirir. Bu iş, ayrımcılık yapmak ve naif bünyeleri yaralamak kadar kolay olmadığı gibi darbecilerden ve sivil olmayan unsurlardan medet ummak gibi ucuz da değildir.

Ekrem Düzen

Resim: Maurits Cornelis Escher - Mirror

Yorumlayınız:

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: