
Dersin başlamasına herhalde 15-20 dakika vardı. Kütüphaneyi geçip Beşeri’ye sapmıştım. Yolun sağ tarafına yerleştirilmiş üç kollu bir döner fıskiye çimleri suluyordu. Dönen kollar güneşi yakaladıkça parlayıp soluyordu. Daha önce de yaptığım gibi, parlamaların gözümü almayacağı bir açıya hizalandım. Kolların nasıl bir soldan sağa, bir sağdan sola döndüğünü izlemeye koyuldum. İyice yakından bakınca mekanik dönüşün saat yönünde olduğu anlaşılıyordu. Birkaç adım geriden ise bir ters bir düz seyrine geçiyordu. Aslında tek bir yöne döndüğü halde niçin her iki yöne de dönüyor gibi göründüğünü biliyordum. Bildiğimin gördüğüme hükmü geçmiyordu. Bunun da sebebini biliyordum. Bu iki bilgi yanyana gelince merakım azalmıyor, katlanıyordu.
Arkamdan gelen sese başımı çevirince Umur hocanın yüzündeki o katışıksız gülümsemeyle karşılaştım:
- Ne müthiş değil mi?
- Her seferinde ilk defa görmüş gibi şaşırıyorum hocam, bunun etkisine kapılmamak imkansız.
- Problem basit ama sistem karar veremiyor; niye, çünkü iki çözüm de mümkün. Halbuki dünya bilgisi bir problemin bir çözümü olur diyor. O yüzden bir o yana bir bu yana gidip geliyor.
- Araba tekeri illüzyonunu gün ışığında yakaladık diyebilir miyiz hocam?
- Hem evet hem hayır. Hızıyla, biçimiyle, açısıyla aynı anda oynayabilsek anlarız.
- Keşke deneyebilsek.
- O da olur bir gün. Haydi, derse geç kalmayalım.
- Kantinden bir çay kapıp hemen geliyorum.
Demişimdir. Dersten sonra hocaya biraz nefes aldırmak için birkaç dakika, en fazla yarım saat geçmesini beklemişimdir. Sonra sabırsızlıkla, heyecanla, tereddütle kapısını tıklatmışımdır.
- Müsait misiniz hocam?
- Gel, gel.
- Çayları alayım mı?
- Yok, ben söylerim şimdi Kâsım’a.
Demiştir. Dahili telefondan Kâsım’ı arayıp iki büyük çay istemiştir. Kasım çayları getirdiğinde “Ocağı kapatmadan birer daha getireyim mi hocam?” diye sormuştur. “Getir, getir!” diyerek iki belki üç saate yakın laflayacağımızın işaretini vermiştir. Neyse ki aynı sigaradan içiyoruz. Birimizde biterse diğerinden yedeklemek mümkün.
İkinci sınıfın ilk döneminde öğrenme dersini alırken ben bende değildim. O dersten hatırladıklarımın çoğu sınıfın kalabalığı, havanın kasveti, terle karışık yağmur ve kritik bir zaman dilimini kaçırdığım hissinden ibaret. Aynı yılın bahar dönemine ise bambaşka bir ruh haliyle başlayacaktım. Algı dersinin tek bir saatini bile kaçırmayacaktım. Aptal görünürüm endişesine kapılmadan aklıma gelen her şeyi soracaktım. On dakikalık ders aralarında hocaya nefes aldırmayacaktım; hiç ikiletmeden her soruyu dünyanın en önemli sorusuymuş gibi cevaplayacaktı. Kimse halinden şikayet etmeyecekti.
Hocanın kapısına hangi ara nasıl abone oldum tam hatırlamıyorum. Hatırladığım, ikinci sınıfın bahar döneminden itibaren gittikçe artan bir sıklıkla haftanın iki veya üç günü uzununa kısasına bakmadan saatlerce lafladığımız. Hocayla böylesi bir mesai tüketebilmenin olağanüstü olduğunun o zaman da farkındaydım. Kapısını aşındırdığım başka hocalarım da vardı. Onlarla da sık sık uzun saatler müfredat dışı dersler yapardık. Gelen giden de olurdu. Veya ben gelen gidenler arasında olurdum. Zamanın ruhu bu alışverişe uygundu. Veya, bu alışverişi mümkün kıldığımız için zamanın ruhu bizimle vücut buluyordu.
Yine de Umur hocanın hali başkaydı. Her dersini esrarlı bir polisiye olayı çözen bir Sherlock Holmes, bir Hercule Poirot gibi anlatırdı. Bilimin bir dedektiflik işi olduğunu sık sık vurgulardı. Umur hocayı dinlemek, kaçırmak istemeyeceğiniz bir final maçını izlemekten farksızdı. Neyse ki ağır çekimde yeniden oynatmalar yapardı da kritik anları tekrar izleyebilirdik. ODTÜ Psikoloji Bölümü öğrencisinin Umur Talaslı’yla karşılaşmadan önce efsanesiyle karşılaşmasının sebebi budur. Olana olduğu gibi dayalı bir efsane. Hakkında tatsız laf eden birine rastlanmaz – hoca çekiştirmek öğrencinin asli vazifelerinden olduğu halde. Derslerinin ne kadar zevkli, ne kadar zor, ve hocanın da bir o kadar adil olduğunda herkes hemfikirdir. Bir daha dönüp Umur hocanın konularından tek bir satır okumayacaklar için bile yeri baştan ayrılmıştır ve kimse – derslerinden çakanlar dahil – onu oradan indirmeyi aklından geçirmez. Umur hocayı yermek, yersizdir.
Ders dışı saatlerde hocanın heyecanı daha sakin fakat daha belirgindi. Derslerde literatürün hakkını fazlasıyla veren hoca, ders dışında kendi sorularının izini sürerdi. Çözümleri ararken problemleri olgunlaştırırdı. Benim gibi her otun yeşiline meraklı birkaç kişiye bunca zaman ayırmasının esprisini, kafa kafaya verip sesli düşünme talimlerini kimlerle yapabildiğinde aramak gerek. Kendime çıkardığım pay budur. Hoca kendini öğreten-öğrenen kibrine hapsetmedi. Ben onun sorularını kendi sorularım edinmekten çekinmedim. Düşüncelerimizi birbirimizin kantarında tarttık. Ki sonra herkes dönüp kendini kendi defterinde temize çekebilsin.
Gününü ayını aklımda tutmadığım bir gün – neyse ki arşivimde kayıtları var – Umur hoca bir bellek araştırmasında benden yardım istedi. Veri toplayıp sistematik özet çıkaracaktım. O süre boyunca dünyayı unuttum. Hakkını vermeliydim. Elimden gelenin en iyisini yaptım. Hocanın memnun kaldığını gülümsemesinin samimiyetinden biliyorum. Sonra daha müthiş birşey oldu. Bu kez algı deneylerinde yardım istedi. Neredeyse iki dönem boyunca son derece ilkel düzeneklerle son derece gelişkin hipotezleri sınamaya çalıştık. Hocanın neyin peşinde olduğunu ve bunu gerçekleştirmenin ne denli zor olduğunu iyice anladım. Her iki çalışma da öğrencilik yıllarımda yayınlanmadı. Benim açımdan bunun hiçbir önemi olmadı. Umur hocaya öğrenci-asistanlık yapmış olmanın şanı bana yetti. Belki bir gün biri bu çalışmaları kaldığı yerden devam ettirir.
Psikolojide akademik kariyer hedefleyenlerin – özellikle kendisinin çalışma alanlarında – muhakkak bir ABD üniversitesinde doktora yapması gereğinde ısrarcıydı. Galiba kendisiyle fikir birliğinde olmadığımız konuların başında bu geliyordu. Benim gibiler için değil Amerika’ya, kampüsten Kızılay’a gitmek bile meseleydi. Görebildiğim en uzak gelecek, o sabahın akşamıydı. Bu yüzden hocanın işaret ettiği sınavlara girdim girmesine ama ruhen hazırlanmak mümkün olmadı. Kafasına koyduğu her sınavı geçmiş biriydim. Geçemediklerim, kendimi orada göremediğim sınavlardı – ne olduğum ne olmak istediğim ne de olabileceğim kişiyi tarif etmeyen.
Arzularla yeteneklerin buluştuğu bir karışım, insanı olabileceği kişi yapmaya yetmiyor. İliştirilmiş elementlerden bir alaşım dökmek dış koşullara bağlı: Giderken kimseyi geride bırakmamak, oradayken yalıtılmamak, ve kalırsan kalışının dönersen dönüşünün hoş karşılanma ihtimali. Benim durumumda bu üçü de yoktu. İlk ikisini es geçmeyi göze alsam bile sonuncuya dair bir ışık göremiyordum. ODTÜ gibi müstesna bir üniversitenin psikoloji bölümü nereden toplarsan topla bir deniz feneri etmiyordu. Umur hoca gibi kıyıda ateş yakıp kendi yaktığı ateşin bekçiliğini yapanları bekleyen akıbet – en iyi ihtimalle – yalnız bırakılmak oluyordu. Oysa insan kendisinin sağlamasını ancak başkalarının aynasında alabilir. Bir deniz feneri inşa etmek şöyle dursun, aynı koridoru paylaştığı mesai arkadaşlarının çoğu için ayna sadece kendi imtiyazlarını onaylaması gereken tutuklu bir siluetten ibaretti.
Yanına pusula verilerek su geçirmez teknelerle gönderilenlerden bahsetmiyorum. Benim gibi dalgalı suda çıplak kulaç atanların deniz feneri olmayan bir kıyıdan açılmasının ne demek olduğuyla kimsenin ilgilenmediğini söylüyorum. Bilmemeleri affedilecek bir kusur değildi, çünkü ilgilenmedikleri için bilmiyorlardı. Öğrencisiyle rekabet eden hocalardan ders almak zorunda kalmak yeterince büyük bir kalp kırıklığıydı. İlgisizlik, bu kalp kırıklığını kalp yaralarına dönüştürüyordu. Bu yaralar uzun süre açık kaldıktan sonra birer kayıtsızlık kabuğu bağlamadan kapanmayacaktı.
Gidemeyeceğimi bile bile birkaç başvuru yaptım. Umur hoca hiç ikiletmeden bu başvurulara referans mektupları yazdı. Göndermeden önce zarfları açmamak için kendimle büyük etik kavgalar ettim. Mektuplardan biri yıllarca bende kaldı. Hazırlandığım ama yapmadığım bir başvuru vardı. Bütün başvuru paketi olduğu gibi arşivimde durdu. Aradan bir ömür geçtikten sonra o mektubu açtım. Bir hocanın bir öğrenciye bundan daha kuvvetli bir referans yazabileceğini zannetmiyorum. Bir gün onun bana yazdıklarını ben de kendime söyleyebilmeyi umuyorum.
Umur hoca, görüp görülebilecek en iyi öğretmenlerden biriydi. Böyle bir öğretmenin güvenini kazanmış olmanın kıvancına paha biçilemez. Beni doğru bildiği yola sevk etmeye çalıştı ve elinden geleni yaptı. Onun elinden gelenin bana beni tarif eden bir yol açmayışının bir kısmı benim kafamın sisi-pusuyla ilgili. Orası muhakkak. Fakat bu sonuçsuzluk, Umur hocanın bir ittifaktan mahrum oluşuyla daha doğrudan ilişkili. Benim gibi “yurtdışında doktora yapmazsan buraya dönemezsin” tehdidiyle savsaklananlar, bu zorunlu derse tabi tutulmamış akranlarının pekala bölüme öğretim üyesi alındığını, bazılarının üniversite idareciliğine dek ‘yükseldiğini’ biliyor. Bu umursamazlığın, bu aldırmazlığın, bu duyarsızlığın baş sorumlularını da biliyor. Psikoloji bölümünü kendinden haklı bir üsttencilikle damgalayan bu lakaytlık küçük skandallara yol vermekle kalmadı, büyüklerini de sümenaltı etti. İşin bu kısmıyla nasıl hesaplaşmak gerektiği içimdeki etik kavgalardan biri. Kavga mı sona erer yoksa ömrüm mü, göreceğiz.
Umur hocayla bir saat havadan sudan konuşmanın yanında bu skandalların küçüğü de büyüğü de anlamsız, ilgisiz, yavan. Her telden konuşmazdık ama konuştuğumuz konunun bütün tellerine dokunurduk. Bazen derste anlattığı bazen anlatmadığı bir deneyin ayrıntılarına dalardık. Bilincin organik fonksiyonlar bileşkesi mi yoksa evrendeki temel elementlerden bir mi olduğuna kafa yorardık. Sosyal-siyasal olguların seyriyle bilginin düzensiz yığılması arasındaki uyumsuzluğun dünyanın başına büyük dertler açacağından endişelenirdik. Memleket üniversitelerinin perişanlığına hayıflanırdık. Sonra bunları bir kenara bırakır, Eski Yunan tanrılarıyla UFO ziyaretçileri arasında bağ kurardık. Deneyselci okulun yöntem anlayışını özümsemiş hoca, iş olguları yakalayacak hipotezler kurmaya gelince hayal gücünün sınırlarını zorlamaktan kaçınmazdı. Önemli olan doğru soruları sorabilmekti. Bir kez doğru sorular doğru şekilde kurulunca bu soruları sınamak teknik bir zanaat meselesiydi. Doğru soruyu doğru yöntemle ince ince işlemek, işte bu sanattı. Böyle bir sanatçının tasarımını varoluşa getirmekle nasıl uğraştığına tanık olmak başlıbaşına bir erinç, bir sevinç, bir şenlikti.
Umur hoca, tasarladığı çalışmaların gerekleriyle üniversitenin ondan bekledikleri arasındaki çatışmayı bilincine çıkartmış, köşeye kıstırılmayı dert etmiş nadir hocalardandı. Aklına bir kez bile öğrenci yetiştirme fikri düşmemiş bir eyyamgüder, kendini düşes atamış bir işgalci, şans eseri veya iltimasla ofis kapatmış bir sahte kişilik değildi. Bütün zayıflıkları ve kusurlarıyla gerçekti ve özgündü. Kendi dengi bir ekiple beraber çalışabilse neler yapabileceğini gözümde canlandırabiliyordum. Bir gözlemin, bir deneyimin, bir iç konuşmanın avucumun içinde araştırma sorularına dönüşmesi ufuk açıcıydı. Aşağılama veya yüceltmeye düşmeden akıl yürütme olgunluğuna erişmiş keskin bir zihinle beraber fikir uçuşturmak özgüven aşılayıcıydı. İkimizde de nadir bulunan göz hastalıkları, görme kusurları vardı. Bu arızalar birbirimizi daha iyi anlamamızı sağlıyordu. Bir gün algı deneyleri sırasında stereoskoptaki kelebek figürünün üçüncü boyuta geçtiğini, çerçevenin önüne çıktığını söyledim. “Eğer bu etkiyi sende yaratabiliyorsak herkeste yaratabiliriz;” demişti. Gözümdeki kör noktanın bir işe yaraması, insanın kendi kusurlarından çok şey öğrenebileceğinin en somut kanıtıydı.
Dördüncü sınıf ilk dönem ortalarından itibaren hocayı eskisi kadar sık ziyaret edemez oldum. Pek çokları gibi ben de okul bitince neye nasıl devam edeceğimin telaşına düşmüştüm. Bu telaş bana pahalıya patlayacaktı. Terkettiğim kıyılara geri sürüklenip karaya vurmadan tekrar denizlere açılamayacaktım. Sonraki yıllarda hocayı ziyaret etmeyi defalarca aklımdan geçirdim. Bir türlü ayağım varmadı. Bazı çevrimler kaotiktir, bir çembere indirgenemez, bu yüzden bir daireyi kuşattıkları görülmez; ve uçların birleşmeyişi çevrimin tamamlanmayacağı veya çoktan tamamlanmadığı anlamına gelmez.
N. Ekrem Düzen
Serinleyenler